3 Mart 2008 Pazartesi

Toscana'da kış romantizmi

İtalya'nın Toscana bölgesi doğal güzellikleri, zeytinlik ve surlarla çevrili kasabaları, üzüm bağları, görkemli şatolarıyla yaz aylarında dünyanın dört bir yanından milyonlarca turist çekiyor. Bağbozumu zamanında ise ülkenin en güzel şaraplarını tatmak isteyenler bu bölgeye koşuyor. Toscana'nın gerçek kimliğini bulduğu mevsim, turist kalabalıklarının çekildiği kış dönemi.

Servi ağaçlarının uzandığı puslu dağ yollarından, karla kaplı tepelerden geçip ulaşılan kasabalarda ortaçağ atmosferi hüküm sürüyor. Öylesine romantik bir hava var ki çevrede, taş sokaklarda koşturan turistler ve Toscanalılar birbirlerine kırk yıllık dostmuş gibi davranıyor. Restoran sahipleri meraklı konuklarını aile sofrasında ağırlıyor, bar işletmecileri en nadide içkilerini ikram ediyor.

Toscana'yı gezmek, daha iyi tanımak için otobüslere doluşmuş kalabalık turist gruplarının karınca gibi bölgeye yayıldığı yaz ayları yerine kış dönemini tercih ettik. Doğanın sessizliğe büründüğü, yolların boşaldığı, güzelliklerin tadına doyasıya varılacak bu dönemde yola çıktığınızda İtalyan usulü romantizmi de yaşama fırsatı buluyorsunuz.

GÜNÜMÜZDE ORTAÇAĞI YAŞAMAK

İlk durağımız beni çok etkileyen tarihi kasabalardan Montepulciano. Otobandan ayrılıp dar bir yolda kıvrılarak ilerlerken, tepeye kurulmuş bu büyülü kasaba çıkıverdi karşımıza. Görüntü, eşimle ikimizi yüzyıllar öncesine götürdü. Tarih olduğu gibi korunmuş, zamanımıza ait her şey adeta gizlenmişti. Uçuşurcasına yağmaya başlayan kar, köyün muhteşem güzelliğine eklenince kendimizi bir masal aleminin içinde bulduk. Bu gizemli kasaba bizi bir tılsımın içine çekti adeta.

Montepulciano

















Eski yerleşimlerin bulunduğu bölgeye taştan yapılmış tarihi bir kapıdan girdik. Corso Caddesi'ni takip ederek meydanların, gösterişli evlerin, sarayların arasından dik tepeye tırmandık. Otomobilimizi en tepedeki parkta bırakıp hemen yakındaki Duomo Meydanı'na yürüdük. Kasabanın en büyük kilisesinin yanındaki, şehrin en eski oteli Albergo Duomo birkaç günlüğüne evimiz olacaktı.

Çevreyi tanımak için hemen yürüyüşe çıktık. Toscana vadisinin sihirli atmosferini, bizim gibi, kışın görmek isteyen birkaç çift ellerindeki rehberlerle sokaklardaydı. Hemen hemen aynı rotayı takip ediyorduk... 14 bin kişinin yaşadığı Montepulciano, deniz seviyesinden 605 metre yükseklikte. Rahip Politanus'un rehberdeki notlara göre, kasaba 715'te kurulmuş. Son dönemde yapılan kazılar kaledeki en eski kalıntılarının Romalılar ve Etrüsklere dayandığını gösteriyor. Halkı tarih boyunca Arezzo, Siena ve Floransa'yla sürekli savaşmak zorunda kalmış. Mimari güzelliğini Polizano adıyla bilinen hümanist şair Angolo Ambrogini'ye (1434-1494) borçlu. Şair, çağının ünlü zengini Lorenzo Medici'nin hem arkadaşı hem hocasıymış. Mediciler kasabanın gelişmesinde önemli rol oynamış. II Dünya Savaşı'nda geri çekilirken, az kalsın Almanlar yapıları havaya uçuracakmış. Origo kontu ve güzel eşi sayesinde kurtulmuşlar. Sadece doğu kapısı büyük hasar görmüş.

Antonio da Sangallo'nun tasarladığı 16.yy surlarının içindeki sokaklar, kimi yerlerde daracık merdivenlerle birbirine bağlanıyor. Turumuza kasabanın kuzeydoğu girişindeki Porta al Prato'dan başladık. Trapez şeklindeki bu kapının üst bölümü surların devamında birleşmiş. Üzerinde çok güzel rölyefler var. Corso Caddesi'nden devam ettiğimizde yolumuza Rönesans ve geç Rönesans'tan kalma pek çok ev, saray çıkıyor. Gerçek bir ortaçağ atmosferi görmek için alt paraleldeki Via Della Cantine sokağına inmek gerekiyor. Antik Roma caddesi görünümündeki Corso'dan yürüdüğünüzde ise Marcus sütunuyla karşılaşıyoruz. Üzerindeki aslan figürü Floransa'nın simgesi. Montepulciano, Siena'dan alınınca zaferin anısına dikilmiş. Yanıbaşındaki, 16. yy'dan kalma Avignonesi Sarayı'nın ön cephesi çok güzel. Bu güzelliği seyrederken yorulanlar için taş koltuklar konulmuş önüne. Coconi ve ön cephesindeki taş Etrüsk rölyefleriyle ünlü Bucelli sarayları hemen yakında.

Şehrin en güzel yapısı Michelozzo'nun 1427'de yaptığı Sant Agostino Kilisesi. Yapı üç katlı. En gösterişli bölümü, Korint sütun başlıklarıyla süslenen alt kat. Kilisenin tam karşısında Pulcinel Kulesi bulunuyor. Tuğla kulenin tepesindeki çan saat başlarında çalıyor ve kukla oynuyor. Ana meydan şehrin en yüksek noktasında. Çevresindeki binalarca adeta izole edilmiş. Palazzo Tarrugi Sarayı hemen belediye binasının yanında 16. yy.'dan kalma bir yapı. Yanındaki Aslanlar Çeşmesi'nin üstünde Medici arması dikkat çekiyor.

RESTORANDA AİLE YEMEĞİ

Palazzo Communale (Belediye Sarayı) meydanın doğu tarafında. Yüksek kulesiyle dikkati çekiyor. Mimarı Michelozzo. Floransa'daki Palazzo Vecchio'nun küçük bir kopyasına benzeyen gotik yapı, Montepulciano'nun Floransa'ya bağlılığını simgeliyor. Ricci, Cevrini, Contucci, Neri, Orselli saraylarını ve Polizano'nun yaşadığı evi gördükten sonra, çevredeki en büyük kiliseye uğradık. Ana meydandaki Duomo, 1592 - 1630 arasında yapılmış. Kulesi gibi ana yapı da tamamlanmamış izlenimi veriyor.

O gün kasabanın tüm sokaklarına girip çıktık, evlerin avlularına, bahçelerine baktık, inceledik. Ayak seslerimiz boş sokaklarda yankılandı. Saraylar boştu. Taş binaların içi, sokaklar loştu. Tüm bunlar bizi ortaçağın o garip hüznüne, gizemli havasına soktu. Bu güzeller güzeli kasaba "Cennet", "İngiliz Hasta" ve "Bir Yaz Gecesi Rüyası" gibi filmlere platoluk yapmış. Ayrıca kırmızı şarabı Vino Nobile çok ünlü.

Gezerken uğradığımız, 1868'den beri hizmet veren Cafe Poliziano'yu çok beğendik. Zemini terracota ve seramik bordürlerle adeta halı gibi döşenmişti. Perdeleri, koltukların ve duvarların renkleri, iri yeşil yapraklı dev saksı çiçekleri, tablolar, şık avizelerle misafirlere tam bir saray ortamı yaşatıyordu. Salonun altında küçük sanat galesinde çeşitli objeler sergileniyor. Balkondan Valdichiano'nun nefis manzarasını görmek mümkün. Turistler bol bol fotoğraf çekiyor. Onlar fotoğraf makineleriyle zamanı durdurmaya çalışsın, Montepulciano bunu çoktan başarmış.

Kar yağarken Cittino adlı küçük restorana girdik. Restoran sahibi aileyle sohbet ettik. Güzel sebze yemeklerini bizimle paylaştılar. Özellikle fasulye, nohut, buğday ve pek çok sebzeden yapılmış, suyu az sebze çorbası unutulmazdı. Yemeğimize eşlik eden taze Montepulciano şarabının etkisiyle o gece deliksiz uyuduk.

Ertesi gün güneşli bir sabaha açtık gözlerimizi. Önce kasabanın simgesi San Biagio'ya gittik. Şehir surlarının eteklerindeki yapı, 16. yy. başında Antonio da Sangallo tarafından bal ve krem rengi traverten taşından, Rönesans üslubunda yapılmış. Bu üslubun bölgedeki en güzel örneklerinden biri. Bahçesinden kasabayı çok güzel bir açıdan seyredebiliyorsunuz.

RÖNESANS KÖYÜ PIENZA

Montepulciano'ya 12 kilometre uzaklıktaki küçük ve şirin bir kasaba Pienza. Yemyeşil bir vadiyle çevrilmiş, düzenli,
Pienza
çiçeklerle süslenmiş. Halkı güleryüzlü. Eski ismi Corsignano, 1459'da değiştirilmiş. Sadece 2150 kişi yaşıyor. İyi korunması sayesinde 1996'da UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesine girmiş. Burada doğan ve 1458'de papa seçilen, hümanist bilim adamı ve filozof 2. Pius sayesinde gelişmiş. Şehir planlaması insanlara önem veren bir yapıya sahip. Bu yaklaşım daha sonra tüm İtalya ve Avrupa da yayılmış. Tüm sokakları, katedral, papa için rezidans, saray ve belediye binasının bulunduğu merkezine açılıyor. Meydanın asimetrisini güçlendirmek için bir de çeşme yapılmış. Üstündeki aile arması, daha sonra tüm Toskana çeşmelerine örnek olmuş.

Pienza küçük, şirin düzenli bir köy. Temiz çiçekli sokaklara ve bölgenin güzel kırsal alanına bakan şahane bir manzaraya sahip. Güneşli bir kış sabahı, kilisenin arkasındaki surlardan, Toscana vadisinin huzur veren ve rahatlatan güzelliğini seyrettik. Sonra, Corso Rossellino üzerinde küçük bir kafede mola verdik. Espressomuzu içtikten sonra köyü ikiye bölen ana caddeden ilerledik. Pius öncesi Pienza'ya ait San Francesco kilisesini, ardından Piazza Dante'yi gezdik. Tüm sokaklara girip şehri gezmemiz üç saatimizi aldı. Köy çok küçük olduğu için haritalar aldatıcı olabiliyor. Duomo'su 1459'da mimar Rossellino tarafından yapılmış. Kilise 2.Pius'un ısmarladığı vitraylı pencerelerle aydınlanıyor. Papa katedralin hümanist çağı sembolize edecek (Domus Vitrea), yani cam ev olmasını istemiş. Duamo'nun yanındaki Palazzo Piccolomini Sarayı'nda 1968'e kadar kadar 2. Pius'un torunları oturmuş. Papanın özel eşyalarının bulunduğu yatak odası ve kütüphanesi halka açık. Sarayın arka tarafında revaklı bir avlu var. Bahçeye bakan üç katlı bir dinlenme locası da bulunuyor.

Pienza aynı zamanda bir tarım kasabası. Koyun sütüyle yapılan ünlü peynirleri Pecorino tüm dünyada biliniyor. Bu ürünlerin satıldığı pek çok dükkan var kasabada.

ŞARABIN BAŞKENTİ: MONTALCINO

5 bin nüfuslu Montelcino'ya yine güneşli bir kış sabahı vardık. Bağcılık ve şarapçılıkla geçinen köy, şarapları sayesinde turistlerin de gözdesi. İtalya'nın hatta pek çok kişi için dünyanın en güzel kırmızı şarabı Brunello di Montalcino bu köyde üretiliyor. Bölgedeki hemen tüm kasabalar şarap üretmesine rağmen Montalcino şarabının tadı ve lezzetindeki ahenk bir türlü izah edilemiyor. Köyün ikinci ünlü madalyalı şarabı ise Rosso di Montelcino.

Tepenin üzerine kurulmuş bu ortaçağ köyünün en yüksek yeri, 14. yy.'dan kalma Fortezza Kalesi. Köy de bu kalenin etrafında gelişmiş. Turumuza, kaleden ve 1571'de 1. Cosimo tarafından eklenen surlardan başladık. Bu noktadan Crete ile Val D'orcia'nın yeşil tepelerinin manzarası muhteşemdi. Çevrede yürürken küçük bir şarap dükkanı dikkatimizi çekti. Küçük köyün şarapçısı bizi şaşırtacak kadar geniş kava sahipti.

Köy tarihe 1555'te Siena Cumhuriyeti'nin son kalesi olarak geçmiş. Floransalıların kuşatmasına 4 yıl dayanmış. Bu yüzden, günümüzde düzenlenen törenlere Siena'daki Palio'dan önce Montalcino köyünden bayrak taşıyıcılar öncülük ediyor. Meryem Ana anısına düzenlenen Palio, Toscana bölgesinin en ünlü festivallerinden biri. Her yıl Siena'nın Campo Meydanı'nda 2 Temmuz (Ziyaret Yortusu) ve 16 Ağustos (Meryem'in göğe yükseliş günü) arasında gerçekleştiriliyor. Yarışmacılar eğersiz ata binerek hünerlerini gösteriyor. Kazananın ödülü bayrak. At yarışı sadece 90 saniye sürse de öncesindeki gösteriler, sonrasındaki kutlamalar haftalarca devam ediyor.

Kaleden sonra ana meydana, Piazza de Popolo'ya vardık. Belediye Sarayı (Palazzo Communale) ve yanındaki 13. yy'dan kalma antik kule bu meydanı süslüyor. Belediye sarayı şarap sergilerine ev sahipliği yapıyor. Hava soğumuştu, ısınmak için yakındaki 19. yy kalan Cafe Fiaschettaria'ya girdik. Birer fincan çay istedik. Dekorunu incelemeye başladık. Aynaları, klasik bar tezgahı göz alıcıydı. İçeride yıllanmış çok özel şarapların satıldığı bir özel bölüm bulunuyordu. Şarap fiyatlarını öğrendiğimizde, odada bir hazine bulunduğunu anladık. Toscana'nın zümrüt yeşili kırlarına ve tepelerine doyarak günü tamamladık.
San Gimignano


Son durağımız Toscana'nın en meşhur, en çok ziyaret edilen kasabası San Gimignano. Dükkanları, sanat galerileri, pek çok kafe ve restoranları ve seramik sanat atölyeleriyle dikkat çekiyor. Kasabanın siluetini 13. yy'dan kalma uzun kuleler oluşturuyor. 72 kuleden günümüze sadece 15'i kalmış. Bu penceresiz sade kuleler sahiplerinin servetinin sembolü olarak yapılmış, gerektiğinde savunma amacıyla da kullanılmış.

San Gimignano Roma ile kuzey arasındaki ticaret ve hac yolu olan via francigena üzerinde bulunuyordu. Konumu sayesinde ortaçağda çok gelişti. Veba salgını ve aristokratlar arasındaki çekişmeler yüzünden kasaba zayıf düştü. 1348'de Floransa'nın himayesine girdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra turizm ve şarap üretimi sayesinde yıldızı tekrar parladı. Günümüzde 7 bin kişi yaşıyor. Kasaba, 1990'da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.

Otomobilimizi şehir surlarının dışındaki parklardan birine bıraktık. Güney kapısı Porta san Giovanni'den girdik. 1237'de yapılan kapı 1262'de güçlendirilerek ana surlara bağlanmış. Kışın ortası olmasına rağmen turistlerin çokluğu dikkatimizi çekti.

KİLİSE ŞARAP MAĞAZASI OLMUŞ

Kapıdan geçer geçmez karşımıza çıkan turistlik mağazalar Via san Giovanni boyunca sıralanmıştı. Ana caddeden kuzeye yürüdük. Artık ibadet amacıyla kullanılmayan San Francesco Kilisesi, yerel Vernaccia beyaz şaraplarının satış merkezi olmuş. Sağ ve sol yanımızda birbirinden güzel seramiklerin sergilendiği dükkanların vitrinlerine bakarak ilerledik. Caddenin sonunda bir ortaçağ kemeri vardı. Altından geçip güzel bir meydana vardık. Birbirine bağlı iki merkezi meydandan ilkinde, Piazza della Cisterna'da mola verdik, aynı adlı kafede oturup kış güneşinin tadını çıkardık. Yazdan kalma sıcacık bir gündü. Meydana adını ortasındaki kuyu vermiş. 1346'da Malavolti'nin yaptığı kuyu içme, temizlik, yangın söndürmede kullanılmış. Meydan farklı usluplarda saray ve yapılarla çevrili. Gotik stildeki Tortoli Sarayı ile Toscana mimarisinin örneklerinden Ridulfi ve Lotti sarayları uyum içinde. Meydan şehrin en eski sokağı Via del Castello'ya açılıyor. Biz, yakındaki Piazza del Duomo'ya geçiyoruz. Burada kasabanın iki önemli mekanı var. 10.yy'da yapılan Collegiata, bir zamanlar şehrin en büyük kilisesiymiş. Ön cephesi çok sade, içeri girdiğimizde muhteşem bir yapıya dönüşüyor. Tavanları altın yaldız, fresklerle kaplı. Eski ahitteki sahneler resmedilmiş. En ünlüsü Havva'nın Adem'in kaburga kemiğinden yaratılması sahnesi. Kilisenin bitişiğindeki müze 1311'de yapılan, 54 metrelik kulesiyle (Torre Grossa) turistleri çekiyor. Kuleden manzara enfes. Müzedeki bir resimde, Aziz Benedikt'in elinde görülen kasabanın silüeti neredeyse hiç değişmemiş.

Kuzeye doğru yola devam ettiğimizde Via san Matteo'ya ulaşıyoruz. Cadde boyunca sanat galerileri, antik kuyumcular, hediyelik eşya mağazaları, kafe, restoranlar sıralanmış. Caddeye adını veren kapıya kadar yola devam edip doğuya döndük. Şehrin en önemli yapılarından San Agostino karşımızdaydı. Yapının mimarı Vantivelli, dış cephesi son derece sade tasarlanmış yapının iç mekanlarına tezat yaratacak rokoko tarzını uygun görmüştü. Yorgunluğumuz atmak için küçük meydanlardan Piazza della Erba'daki bir kafeye oturduk. Mozerella, domates ve penne tattık. Yanında taze şarap ikram ettiler. Üstüne kahvemizi de içince kendimize geldik. Dönüşte, 1353'te yapılan Rocca'ya (kale) çıktık. Manzara nefisti. Soğuğa rağmen ressamlar toplanmıştı kalede. Tuvallerine aktarıyorlardı ölümsüz manzarayı. Haksız sayılmazlardı, bu manzarayı hafızamıza kazımak için defalarca gelmeye değerdi Toscana'ya.


Hürriyet 09 Şubat 2008

Venedik Karnavalı'nın baş müdavimi Sultanahmet'ten halıcı Murat Kale

Sultanahmet'te halıcılık yapan Murat Kale (35) yıllardır Venedik Karnavalı'na gidip maske giyerek gazetecilere, fotoğraf sanatçılarına poz veriyor, istediğine Venedik kartvizitini uzatıveriyor. Her yıl 25 Ocak-5 Şubat arasında yapılan karnaval sırasında Venedik'te maskeyi nadiren çıkardığında, çevresindekiler esmer bıyıklı bir Türk erkeğiyle karşılaşınca şaşırıyor. Bu yıl babasının rahatsızlığından dolayı cuma günü başlayan karnavala gidemedi ama Sultanahmet'te kostüm giydi ve Venedik Karnavalı'nın fanatik müdavimlerinden oluşan grubu anlattı.

Evli, üç çocuk babası Murat Kale'yi, beş yıldır Avrupa'nın bir başka kentine taşıyan bir hobisi var: Venedik Karnavalı'nda kostüm giymek. Malatya Pötürgeli Murat Kale, ilkokulu bitirip 15 yaşında İstanbul'a akrabalarının yanına çalışmak için gelmiş. Halıcılığa, halı tamirciliğiyle başlamış, 1989'dan beri satış yapıyor: "Hayatta en çok zorluk çektiğim şey, okuyamamış olmak. Üç buçuk aylık İngilizce kursundan sonra hep sokak İngilizcesiyle, konuşarak gelişti İngilizcem."

Amcasının Sultanhamet'teki dükkanında, birlikte çalıştığı kuzenleriyle, 8 yıl önce Amerikalı bir turist grupla tanışıyor. Almanya'da Amerikan üslerinde çalışan Amerikalı öğretmenler bunlar. Dost oluyorlar. Öğretmenler her yıl Türkiye'ye geliyor, diyalog sürüyor. 2002'de Murat Kale ve kuzenlerini, üslerde yapılan bir fuarda halı standı açmak için Almanya'ya davet ediyorlar: "Almanya'dayken bize her yıl Venedik'e gittiklerini, orada kostümler giydiklerini anlattılar, bizi de çağırdılar. Bizim arkadaşlar 4-5 kişiydi; Peggy, Mary ve Karen ve Nancy. Ama Venedik'e giden grup 16-18 kişiye çıkıyordu. İlk sene bir şey giymedim, onları kamerayla çektim."

BEN GİYMEM DESE DE İTİRAZI FAZLA SÜRMEDİ

Tiyatro sahnesinin kulisi gibi, karnavala çıkmadan önce otel lobisinde herkes toplanıyor, son rötuşlarla ilgileniyor, birbirinin kıyafetine yardım ediyordu. Bu sahne bile Murat için ilginçti: "Her sene yeni kostüm dikiliyor. Eski kostümler arkadaşlara ödünç veriliyor. Kostüm tasarımları tamamen kendilerine ait. Arkadaşlar birbirine bakıp, bu sana yakıştı ya da yakışmadı, diyor. Gruptaki bir Alman erkek, bir sonraki sene sen de giy, bunda kötü bir şey yok, dedi."

Serde ağır abilik vardı, önce "Yok canım ben giymem öyle kostüm" dedi Murat Kale. Ama bir sonraki yıl yine aynı grupla karnavala gidince denemeye karar verdi. Bugün Murat Kale, Venedik Karnavalı grubunun bir parçası: "Yıllardır Almanya'ya gidiyorum. Tanıdığım Amerikalı öğretmen sayısı 200'ü bulmuş olmalı. Almanya'ya gittiğimde hiç otelde kalmam, hep arkadaşların evlerinde kalırım."

FOTOĞRAFÇILARIN HÜCUMUNA UĞRADI

Murat Kale, beş yıldır karnavala kostümle katılıyor. Ama sahneye, yani Venedik sokaklarına kostümle attığı o ilk adımın anısı başka: "Grupla birlikte bana da bir kostüm hazırladık. Sokağa çıkınca bir baktım, önümde 50 fotoğrafçı yerlere yatmış fotoğraf çekmek için birbirini eziyor. Bana o kadar tuhaf göründüler ki ben de cebimden kendi makinemi çıkarıp onların fotoğrafını çektim. Gülmekten kırıldılar." Kale'nin anlattıklarına bakılırsa, Venedik'te kostüm giyenler birden popülerleşiyor. Kendini fotoğrafçıların ortasında buluyor, hatta film yıldızları gibi flaşlardan bunalıyor.

Murat Kale'nin grubu her yıl karnaval öncesi hummalı bir hazırlık yapıyor. Grup üyelerinden bazıları Türkiye'ye gelip Kapalıçarşı'dan kumaşlar, süslü şeritler, kavuklar, şallar, kaftanlar, aksesuvarlar alıyor. Kostümlerini elle dikiyorlar. Grup kalabalık olduğunda bir otel kapatılıyor. Bazıları çocuklarıyla geliyor. Zaten hepsi bir aile gibiler. Her yıl ocak sonu, şubat başında düzenlenen karnavala onlar gibi bir sürü grup daha, yüzlerce kostümlü katılıyor.



TÜRK FOTOĞRAFÇIYA RASTLADI

Artık Murat Kale için fotoğrafının çekilmesi çok normal. Bir keresinde saatlerce ayakta durmaktan yorulup bir kenarda maskeyi kaldırıp sigara içti. Bu görüntüsü de hemen yakındaki fotoğrafçıların objektifine yakalandı. Giysilerinin ve maskelerinin güzel olduğuna şüphe duymuyor. Bazı fotoğrafları seçilip Venedik kartpostalları arasına bile girdi.

Geçen yıl fotoğrafını çeken kalabalık arasında bir çiftin Türkçe konuştuğunu duydu. Bunlar, panaromik Venedik Sergisi için çekim yapmaya çalışan fotoğrafçı Tamer Hartevioğlu ve eşi Selin'di: "Önümde fotoğraf çeken gruptan biri (Selin) itiş kakış arasında Türkçe, biz burada böyle fotoğraf çekemeyiz, dedi. Ben de maskenin altından, çekersiniz, dedim. Aaa, maskeli bir Türk, dediler şaşkınlıkla. Otele geldiler, arkadaş olduk." Murat Kale'yle tanışmak, Tamer Hartevioğlu ve eşine çoğu fotoğrafçıyı kıskandıracak bir avantaj sağladı. Murat tüm arkadaşlarını sabahın köründe meydanda toplayarak onlara poz vermelerini sağladı.

MASKE ALTINDAN SOHBET

Acaba başka Türk var mı maskeliler arasında? Murat şimdiye kadar rastlamamış: "Diğer gruplarla maske altından konuşuruz: Nereden geliyorsunuz, kostümünüz çok güzel, malzemeleri nereden aldınız, gibi. Turist olarak gelen çok Türk var ama ben hiç kostümlü Türk görmedim. Herkesin bir Venedik kartviziti vardır, istediğine kart verirsin. Verilen kartlarda da hiç Türk ismine rastlamadım."

Aralarında sanatçı yok ama belki de içlerindeki sahneye çıkma duygusunu bu yolla tatmin ediyorlar; "Akşam otelde herkes günün nasıl geçtiğini, nasıl fotoğraflarının çekildiğini anlatır. Bu bir eğlence, kendini değişik gösterme... Biz 3-4 gün kalıyoruz Venedik'te. Herkes kendi masraflarını karşılıyor. Hiç harcamasan 1000 Euro'ya yakın para gider; kıyafetlerin masrafı hariç tabii."

Murat Kale, seneye karnavala bir Osmanlı padişahının kıyafetiyle katılmak istiyor.


Hürriyet 09 Şubat 2008

En az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş ülke

Figen BATUR


En az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş ülke


Borges'in Arjantin'i sevmediği rivayet edilir.

Arjantin'in Borges'i sevdiği kesin oysa.

Gider gitmez ünlü yazarın doğduğu evi, yaşadığı mahalleyi, gezindiği yerleri merak ettim.

Güney Amerika'nın bu en Avrupalı yazarı nerelerde yaşamış, nerelerde yazmıştı?

1975-76 yılında, Paris'te kendisiyle yapılan uzun söyleşinin filmini izlemiştim.

Kitaplarla dolu geniş salondaki kulaklı koltukta oturan seyrek saçlı yaşlı adam, kendisine yöneltilen soruları görmeyen gözlerini açık pencereden dışarıya dikerek yanıtlıyor; hayatı, çocukluğu, kitapları hakkında uzun uzadıya konuştuğu halde, sokakta olup bitenle ilgili soruları ya üstü kapalı ya kaçamak cevaplarla geçiştiriyordu.

Söyleşinin sonunda ona hayranlığı gözlerinden okunan genç bir kadının koluna girip dışarı çıkmış, yaşlılara özgü küçük adımlarla arkadaşlarıyla buluşacağı kahvenin yolunu tutmuştu.

Arjantin'in dar kapıdan geçtiği zorlu yıllardı.

Sonraları otuz bin kişinin hayatına mal olan bu karanlık dönem hakkında yazmamış, daha doğrusu yeterince yazmamış olmakla kıyasıya eleştirilecek, gelgelelim bu eleştiriler onun ülkenin en büyük yazarlarından biri olduğu olgusunu değiştirmeyecekti.

Evini bulmakta zorlanmıyorum: Buenos Aires'te yüzlercesine rastlanan büyük, kunt bir bina. Onu özel kılan Borges'in uzun yıllar orada yaşamış olması.

Arjantin, çoğunluğu İtalyan olmak üzere İspanyol, Fransız ve Alman göçmenlerden oluşan halkından dolayı aslında Güney Amerika'dan çok bir Avrupa ülkesine benziyor.

Buenos Aires de öyle.

Biraz Paris, biraz Madrid karışımı bir şehir hayal edin ve bu karışıma bolca Latin ruhu ekleyin.

Avrupa şehirlerinde olduğu gibi buradaki binaların cephelerinde de o binada yaşamış ünlülerin adlarını gösteren plaketler var.

Evi zorlanmadan bulma nedenim bu.

Adı verilen sokağı da.

Palermo Mahallesi'ndeki sokakta biraz dolaştıktan sonra acıktığımı hissediyor, sıklıkla gittiğini bildiğim Tortoni kahvesini aramaya başlıyorum.

Tortoni, toplandıkları meydandan ötürü Mayo anneleri de denilen; yıllardır bıkıp usanmaksızın ellerinde tuttukları silik fotoğraflarla kayıp çocuklarının, kim bilir kim tarafından evlat edinilmiş torunlarının izini arayan annelerin buluştuğu; ortasında ulusal kahraman Marti'nin heykeli olan, meydana uzak olmayan bir caddede karşıma çıkıyor.

Bundan tam 150 yıl önce, 1858'de Tango akademisi olarak kurulan, izleyen yıllarda tango salonunun yanına eklenen bölümle birlikte Arjantin entelijansyasının buluşma yeri haline gelen bu ünlü kahve, ellili altmışlı yıllarda İstanbul aydınlarının mesken tuttuğu Markiz pastanesinin Buenos Aires şubesi gibi.

Kimler gelip geçmemiş ki?

Duvarlardaki fotoğraflara, mekanı dolduran heykellere, müdavim ressamların ödeyemedikleri hesaplara karşılık hediye ettikleri resimlere bakılırsa Buenos Aires'te yaşamış ve yaşayan bütün sanatçılar, dünyanın dört bir yanından şehre gelen ünlü simalar...

Belli, Lorca'sından Llosa'sına, İspanyol dilinde yazmış herkes, bu loş kahvenin uzun tezgahında bir kadeh içip, Tiffany lambaların aydınlattığı ahşap masalarda sohbete dalmış, canı çektiğinde yan bölüme geçip tango yapmış.

Tortoni'nin önemi sadece sanatçıların uğrak yeri olması değil.

Tortoni yayımladığı kitaplarla, kolladığı sanatçılarla Arjantin'in kültür hayatına da yön vermiş.

Bugün bile aylık olarak yayımlanan ve bedava dağıtılan Anılar ve Tanıklıklar dergisi, şehrin kültür hayatında önemli rol oynuyor.

Eşiğinden adım attığınız andan itibaren, vitraylarla süslü kapıların ardında hálá edebiyat sohbetlerinin yapıldığını, benim gibi elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan birkaç turist dışında mekanın bugün de aydınların uğrak yeri olmaya devam ettiğini görüyorsunuz.

Bolca fotoğraf çekip, birkaç kadeh şarap içtikten, sevimli garsonun ısmarlar ısmarlamaz önüme getirdiği yemeğimi afiyetle yedikten sonra çıkıyor, Mayo Meydanı'na gitmek için yola koyuluyorum.

Günlerden perşembe olmadığı için anneler ortada değil.

Banklardan birine oturup Türkiye'de değil de burada benzer anne babanın kızı olarak doğmuş olsam hayatımın nasıl olacağını hayal etmeye çalışıyorum.

Arjantin de en az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş bir ülke. Yetmişli yıllardaki ben olsam, sonumun muhtemelen helikopterden Rio del Plata'ya atılarak gelmiş olacağını düşünüyor, ürperiyorum.

Ben avare dolaşırken akşam oldu bile.

Sabah erkenden İguazu'ya gideceğiz, dönme saati...

İguazu gezisi

Havaalanındaki posterler Brezilya'daki malarya salgınına dikkat çekiyor.

Bütün kitaplar şelalenin Brezilya tarafından daha güzel göründüğünü söylediği için programımızı ona göre yaptık.

Arjantin tarafında, Ulusal Park içinde bir otelde kalacak ama İguazu'yu görmek için karşıya geçeceğiz.

Önce keşke Brezilya'ya gitmeseydik diye düşünüyor sonra bu düşüncemin saçmalığı karşısında gülüyorum.

Sivrisinek sınır tanır mı?

Ha orası ha burası.

Uçaktan inince bu ülkeye geldik geleli iklim babında yaver giden şansımızın döndüğünü düşündürten bir sıcakla karşılaşıyoruz.

Nemli, insana nefes aldırmayan bir sıcak.

Otele yerleşir yerleşmez fırlıyoruz: Helikopterle üzerinden, botla içinden, yürüyerek yanından geçerek yapacağımız İguazu gezisi için hepi topu bir günümüz var.

Helikopter iyiydi.

Botu gözüm yemedi.

Yürüyüş ise felaketti.

Yapış yapış bir havada şelalenin döküldüğü Şeytan Ağzı denilen noktaya giden yolu inmeye başladık.

Her kıvrımda karşımıza çıkan manzara büyüleyici.

Ama manzaranın keyfine varmak için yalnız olmak, hiç değilse kolunuzu dürtüp fotoğraflarını çekesiniz diye burnunuza makine dayayan, şelalenin uğultusunu dinlemek için olsun, manzarayı sindirmek için olsun duraksadığınız anda yürümeniz için arkanızdan iteleyen yedi düvelden binlerce turist arasında olmamak gerek.

İguazu'yu örneğin BBC yapımı Planet Earth belgeselinden izlemek yerine bizatihi gidip görmenin insana kattığı bir şey var mı?

Var.

Bir: Biz İguazu'dayken diye başlayan cümle kurmanıza fırsat tanıyor. İki: Her şeye rağmen çentik atıyor, akıldan çıkmıyor.

Çentik atan sadece İguazu mu?

Bence bütün ülke atıyor.

Hatta bütün kıta.

Bütün Güney Amerika.

Olur da gidecekler olursa diye birkaç ipucu

Yeme içme düşkünlerine

Etyemezlerin Arjantin'de işleri zor. Çünkü Arjantin mutfağının tek ve değişmez yemeği et. Sebze ve meyve de bol ama lokantalarda fazla karşınıza çıkmıyor. Buna karşın etlerin hepsi çatalla kes cinsinden. Şaraplara gelince... Malbec gerçekten iyi bir üzüm ve Arjantinliler şarap yapmayı biliyor. Luigi Bosca benim en sevdiklerimden oldu. Palermo'daki küçük lokantaların hemen hepsinde iyi yemek yenilebildiği gibi nehir kıyısında yeni düzenlenen dokların, Puerta Madero'nun altındaki lokantalarda da çok iyi yeniyor. Şehrin eski bölgesindeki aşevlerinde de. Fiyatlar İstanbul'la karşılaştırılmayacak kadar ucuz.

Otelde konaklayacaklara

Her bütçeye göre otel mevcut. Four Seasons gibi uluslararası otel zincirleri kadar, yerel oteller de var. Konaklamak için farklı bir yer arayanlara ise Faena'yı tavsiye ederim. Madonna da geldiğinde burada kalmış. İlginç. Gece kulübü, havuzu, barı, lokantası çok popüler.

Tango hayranlarına

Her yer.

Alışveriş tutkunlarına

Şehrin en güzel butikleri Possadano Caddesi ve civarında. Ayakkabı değil ama deri çantada üstlerine yok. Avrupa'ya oranla çok ucuz ve çok şıklar. Kürk için de aynı şey söyleniyor. Ama insanı asıl şaşırtan antika bolluğu. Ömrümde bu kadar zengin ve çeşitli mal barındıran dükkanı bir arada görmedim. Bu kadar çok gümüş çatal bıçak takımını da. Pazar günleri kurulan bit pazarı hem gez gez bitmez cinsten, hem inanılmaz eğlenceli.

Sanat severlere

Malba Modern, Güney Amerika Sanatı'nın sergilendiği tek müze olarak gidilip görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Mimari olarak da çarpıcı bu müze, gittiğimde karşıma çıkan Oscar Bony gibi sanatçıların çarpıcı sergileriyle de adından söz ettiriyor. Kuru, donuk bir müzeden çok, yaşayan, canlı bir yer. Galeriler ise daha çok Soho denilen Palermo'da yuvalanmış, keşfedilmeyi bekliyor.

*Tersi söylense de Buenos Aires güvenli bir şehir. Taksiler ucuz ve kolay bulunuyor.


Hürriyet 23 Şubat 2008

Buenos Aires'e tango izlemeye gitmişken Aydın'ın sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ilk kişiyim, bahse girerim

Figen Batur

Buenos Aires'e tango izlemeye gitmişken Aydın'ın sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ilk kişiyim, bahse girerim


Sol ayak bileğimde oluşan ve yürüdükçe zonklayan şiş canımı sıkıyor.

Neden ola ki diye sormamla annem cevabı yapıştırıyor: Yürümektendir.

Mus, uçmaktan diye düzeltiyor.

Belli ki canlarına tak etti.

Önce Avusturalya, ardından Küba, şimdi de Arjantin.http://preview.hurriyet.com.tr/preview/image.aspx?picid=4985425

Bir de dönüşte herkesin nasıl geçti sorusuyla yeniden dinlemek zorunda kaldıkları izlenimler bölümü var ki, sormayın gitsin.

İkinci, hatta üçüncü tekrara kadar iyi de ondan sonrası belli ki çekilmiyor.

Bir de valizden çıkanlar faslı var.

Dukkahlı Tasmanya somonundan Havana romlu mojitolara, sabah akşam dinlenilen çaçadan gece gündüz çalan ve kan kırmızı Malbeclere eşlik eden tangolara ani geçişler.

Uzak ve uzun yolculukların bende yarattığı hasar da bu anlaşılan.

Gidiyor ve dönüyorum.

Ama yolculuk mahmurluğunu üzerimden atmam bir iki haftamı alıyor.

Gövdem burada olsa da ruhum orada kalıyor.

O yüzden bu hafta da Arjantin!

Buenos Aires bilindiği üzere Arjantin'in başkenti.

Başkenti ve tek şehri.

Elbette boyutu Avrupa haritası kadar olan koca ülkede tek şehir Buenos Aires değil, ama diğerleri on dört milyonluk bu şehrin yanında kasaba kadar kalan küçük yerleşim yerleri.

Gidilip görülecek neresi var diye sorduğunuzda size iki yön gösteriliyor.

Biri güneyi, Patagonya'yı, diğeri kuzeyi, Brezilya ve Paraguay sınırını işaret eden iki yön.

Güneyde Arjantin kovboyları gauchoların vatanı uçsuz bucaksız platolar, o platolarda yetiştirilen ve boğazlarından yapay hiçbir besin geçmediği için dünyanın en lezzetli etleri olarak nam salan sığırlar, biraz aşağıda her Arjantinliyi dağlayan Falkland Adaları, deniz fokları, deniz aslanları ve canınız çekerse sizi imparator penguenlerin yanına götürecek tekne yolculukları, diğerinde ise yağmur ormanları, rafting - trekking gibi doğa sporları ve dünyanın en büyük üç şelalesinden biri olan İguazu'yu görme fırsatı var.

Aslında bir üçüncü adres de yok değil. Ama o Arjantin'de değil.

YAZ KIYISI PUNTA DEL ESTE

Güney Amerika'nın can damarlarından biri olan, Buenos Aires'in de kıyısında kurulduğu Rio del Plata nehrinin öte yakasında, Uruguay'da.

Buenos Aires'ten gün boyu kalkan feribotlarla üç saatlik bir deniz sefası yapıp Montevideo'ya geçmek de mümkün, elli dakikalık bir uçuşla hemen her zengin Arjantinlinin yaz tatili için tercih ettiği deniz kıyısındaki Punta del Este'ye gitmek de.

Lulu biz gitmeden Işıl ile yazışıp kısa bir ön çalışma yapmış.

Güney, yani onların deyişi ile Ateş Toprakları, her ne kadar Arjantin yılın bu mevsiminde yazın en koyusunu yaşasa da hayli soğuk olurmuş. On, bilemedin on bir derece. Bu sıcaklık da öğle saatlerinde. Patagonya'nın üstü sırf bu nedenden çizilmiş. Buna karşın programa denizi ve güneşi vaat ettiği için Puna del Este ve oralara kadar gidip de görmemek olmaz kaygısıyla İguazu eklenmiş.

Bunun dışında serbestiz. Işıl ile Hayret'e emanetiz. Işıl ve Hayret Yalav'a.

Onlarda kaldığım sürece tek sıkıntım nasıl teşekkür edeceğimi bilememek oldu.

İnsanı bunca iyi ağırlandığı yerlerde böyle bir sıkıntı sarıyor .

Konukseverliğin insanı boğan bir biçimi vardır: Nefes aldırmaz.

Bir biçimi daha vardır ki tadına doyulmaz.

Arjantin üzerine, gitmeden karıştırdığım, yol boyu okuduğum kitaplardan çok daha fazlasını Hayret'ten öğrendim ben: Elli milyar dolarlık ihracat yaptıklarından tutun soya fasulyesinin önemine, Malbec'lerin şahı altın madalyalı Luigi de Bosca'dan ülkenin gizli tarihine yığınla şeyi.

Işıl'a gelince bize evini, sofrasını açmakla kalmadı, gönlünü de açtı. Ve üşenmedi bizimle Buenos Aires'in en güzel sokaklarını, en saklı meydanlarını, en farklı dükkanlarını dolaşıp kılavuzluğumuzu yaptı.

Daha ilk gece, rezidansın bahçesinde oturmuş Malbec'lerin tadına bakarken, Hayret kendisinden istemememiz gereken tek şeyi bildirdi, sizinle tango izlemeye gelmem dedi.

Madrid'de yaşayan bir arkadaşım vardır, Cafer, o da memleketten kim gelse sevinçten çılgına döner ama bir Flamenco'ya gitmez, iki Real Madrid maçı izlemez. Hayret'in itirazı da o misal.

Etmesine itiraz etti, ama ertesi akşam için şehrin ünlü lokallerinden birinde yer ayırttığını söylemeyi de ihmal etmedi.

ÜÇ ÇEŞİT TANGO VAR

Gördüğüm kadarıyla Buenos Aires'te üç çeşit tango gösterisi izlemek mümkün.

Biri bizim gittiğimiz lokallerde olduğu gibi, tangonun bütün tekniğini göz önüne sermekle birlikte ruhunu ıskalayan turistik gösteriler.

Diğeri halkın gittiği ve kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturup dansa kaldırılmayı bekledikleri hangar gibi mekanlarda edilen danslar.

Öteki de yaşlısı genci herkesin gecenin bir saatinde piste fırladığı barlar.

Hepsine razıyız ve turistik olanından başlayacağız.

Taş duvarlarını Carlos Gardel'in ve orada dans edip şarkı söylemiş ünlülerin siyah beyaz fotoğraflarının süslediği eski bir yapının girişinde biraz bekledikten sonra biletlerimizi alıyor ve bizi yerimize götürecek favorileri jilet, saçları taş, tebeşir takım elbiseli, Borsalino şapkalı adamın peşinden mahzene inip masamıza ilişiyoruz.

Yemekli bir lokal bu. İleride ağır kadife perdeleriyle küçük sayılabilecek bir sahne ve içeride dünyanın her yanından gelen turistler var.

Sağ yanımdaki masada yaşlı bir Kanadalı çift, fiks mönünün ilk ayağı salatalarını yemeye başlamışlar bile. Sol yanımdaki uzun masaya ise belli kalabalık bir grup gelecek. İçimden inşallah içti mi sesinin ayarını ayarlayamayan Koreli ya da Çinli bir grup gelmez diye geçirirken kulağıma, siz böyle geçseniz efendim, buraya buyurun başkanım gibi cümlelerin çalınmasıyla başımı kaldırıyor ve karşıdan kalabalığı yararak gelen grubu görüyorum.

Uçak sersemliğinin ve saat farkının yarattığı bir hezeyan mı bu? Yani şimdi ben az gittim uz gittim Buenos Aires'teki binlerce tango lokalinden birine geldim ve düşe düşe Türklerin mi içine düştüm? Düşmüşüm.

Yirmi altı kişilik grup Aydın Belediye Başkanı ve onun çalışma arkadaşlarıyla eşlerinden oluşuyormuş ve aynı grup her yıl dünyanın bir köşesini dolaşıyormuş. Geçen yıl Uzakdoğu'ya gitmişler, bu yıl Güney Amerika'yı keşfe gelmişler. Arjantin'e giden ilk Türk elbette ben değilim. Tango gösterisi izleyen de. Ama tango izlemeye gitmişken Aydın'ın altyapı sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ve bahar aylarında yapılacak dünya kadınlar platformuna davet alan ilk kişiyim.

Bahse girerim.

Başkan bu kadar alçakgönüllü, bu kadar kalender olmasa kimse bana anlattıklarını dinletemezdi, yemin ederim.

Sakın ola bunu kırk yılda bir başa gelebilecek rastlantı zannetmeyin. Montevideo'daki Radisson Oteli'nin tuvaletinde Punta del Este'de tutulduğumuz kum fırtınasının son zerreciklerinden kurtulmaya çabalayan Lulu'ya çabuk olsana mealinde bir şeyler söylediğim an kapı açıldı, içeriye 'siz de mi buralardasınız' diyen dört kadın girdi ve içlerinden biri yirmi yıldır görmediğim arkadaşım Mehmet Tim'in eşiydi. Mehmet de lobideydi.

6963 karakter. Aslında yazının sonu geldi.

Ama yazdıklarımı okuduğumda Arjantinli aydınların beşiği Tortoni kahvesinin, sabır taşını çatlatan Mayo meydanın, belgesellerde baş köşeye oturan İguazu şelalesinin, insana temizliği ve yeşilliği ile İsviçre'yi hatırlatan Uruguay'ın, dünyanın bu bölgesinde estetik cerrahinin nasıl yaygın ve başarılı olduğunun göstergesi afetleriyle ünlü Punta del Este'nin boyunlarının bükük kaldığını görüyorum.

Ve sizleri sıkmak pahasına gelecek hafta da bu konuya devam edeceğimi bildiriyorum.


Hürriyet 16 Şubat 2008

Güzel insanlarla dolu vakur ve mağrur şehir

Figen BATUR

Geçen hafta yazdığım Paris taksilerinden ve burunlarından kıl aldırtmayan Paris şoförlerinden söz eden yazıyı bitiremeden, gün içinde birkaç kez arayıp telefona çıkan garip aksanlı adamcağızı taciz etme pahasına yarı minnet yarı şikayet yüklü sesle gelip gelmeyeceğini sorduğum taksi kapıya dayandı bile.


Bilgisayarı kaptığımla kendimi dışarı attım. Yolum uzun. Gözümü korkutan evle Charles de Gaulle arası değil. O sürse sürse bir saat sürer. Ama ondan sonra beni bekleyen bir on dört saat var ki düşünmeden edemiyorum. Balık istifi yapacağımızdan emin olduğum yolculuğun çilesini, gideceğim yeri düşleyerek hafifletmeye çalışıyorum. On dört saat sonra yağmuru çamuru, soğuğu ayazı ardımda bırakacağım. On dört saat

sonra güneşe, sıcağa, yaza ve insanı güzelliğiyle sersemlettiği söylenen şehre varacağım. Yıllardır gitmek isteyip, vakit nakit adı her neyse artık, bir yokluktan ötürü becerip de gidemediğim; okuduğum bir satırla, dinlediğim bir şarkıyla yoldan çıkmaya hazır olduğum halde yola çıkaracak bahaneyi bulamadığım için düşlemekle yetindiğim yere. Yanık tenli, yanık sesli insanların şehrine... Ninni yerine geceyi bölen bandeneon sesleriyle uykuya dalanların, hayata kuytu sokaklarda dans ederek tutunanların, yaşama, şehvete, aşka olduğu kadar acıya, ölüme, yıkıma da bir o kadar aşina olanların vatanına... Dillerinin ucunda sinek varmış gibi heceledikleri güzel havalar diyarına... Arghentina'ya. Sonunda...

Geçen Temmuz ortalarında Lulu, gözünde muzip bir pırıltı ile bana bir şey soracağını söylediğinde, reddedemeyeceğim bir teklifle karşı karşıya olduğumu sezdim. Teklif basitti: Kış ortasında birlikte saptayacağımız bir tarihte onunla Arjantin'e gider miydim, gitmez miydim?

Yol uzundu.

Gidildi mi en az iki haftalığına gidilmeliydi.

Oradaki Türk büyükelçisi ve eşi, benim de tanıdığım eski dostlardı.

Sefarette kalacak, Buenos Aires'i tanıyacak, canımız çekerse komşu ülkelere uzanacak, lafın kısası kış ortasında iki haftalık yaz kaçamağı yapacaktık.

Ama iyice düşünüp cevabımı öyle vermeliydim. Yarı yolda bırakılmaktan hoşlanmazdı, bırakacak olursam yemini var başıma dünyayı yıkardı.

Bir an için aklımdan balığın ve misafirin üç günden fazlası kokar diyen Çin atasözü geçtiyse de, yıllardır hayali gezilerimin baş köşesine kurulan şehri sonunda görebilecek olmanın cazibesi ağır bastı.

Eveti yapıştırdım.

Ve ne yalan, kendi nazarım değer diye her şeyi Lulu'ya bıraktım.

Tarihleri o saptadı, güzeller güzeli Işıl'la o yazıştı, en ucuz biletleri o ayarladı.

Bana kala kala onu izlemek kaldı.

Aktarmasız tek uçuş Air France ile olduğundan Paris'te buluşmayı kararlaştırdık.

Paris yolculuğumun nedeni de zaten bu.

Buenos Aires uçuşu, okyanus ötesi diğer uçuşlar gibi gece yarısına doğru.

Beklediğimin aksine yollar açık, neredeyse yarım saat içinde Charles de Gaulle'e vardık.

Tek umudum elimdeki millerle biletimi ekonomi sınıfından bir üst sınıfa atlatıp rahat bir yolculuk yapmak, ama konuştuğum herkes uçağın dolu olduğunu ve üst sınıfta bir kişilik bile boş yer bulunmadığını söylüyor.

Son dakikaya kadar bekleyip şansımı denemek istiyorum, ama sivri burunlu Air France çalışanının acı gerçeği bir kez daha söylemesiyle kaderime razı, uçağın yolunu tutuyorum.

On dört saatlik kabusun bir an önce sona ermesini dilemekten başka seçeneğim yok.

Son umudum sakinleştirici.

Kurtarırsa beni o kurtarır.

Yemeğimi yedim, mucize hapı içtim, gözlerimi kapadım ve Buenos Aires havaalanı için alçalıyoruz anonsu ile birlikte uyandım.

Havaalanından çıkar çıkmaz burnuma şehrin ağdalı kokusu çarpıyor: Manolya, ıhlamur karışımı bir koku bu.

Sonraki günlerde bu kokuya yeni biçilmiş çim, Rio del Plata'dan yükselen yosun, ocakta tüten et, teneke mahalleleri saran yoksulluk, tangoya karışan ten, briyantine bulaşan ter, futbola musallat hırs, Mayo annelerine özgü gözyaşı kokusunun da karıştığını görecek, bundan böyle her Arjantin dendiğinde burnuma buram buram bu kokunun geleceğini bileceğim.

Bizi fazla uzun, fazla geniş Libertador Caddesi'nden geçirip on beş gün boyunca kalacağımız rezidansa doğru götüren arabamızın içi sessiz.

Ne Lulu'da, ne bende tek kelime edecek mecal yok.

Şehrin sesi, kurşun geçirmez camların ardında.

Oysa yere sarkan dallarında tuhaf kuşların zıpladığı egzotik ağaçlarla dolu parkların, beş kişiden oluşan küçük müzik gruplarının köşe başlarını tuttuğu ferah sokaklarla örülü mahallelerin arasından geçiyoruz.

Şehrin sesini, dinlenip kendimizi sokaklara vurduğumuz akşam saatlerinde duyacağız ilk kez.

Genizden gelen sisli bir ses bu: Büyüyüp genişleyen şehrin ortasında bu gelişme hesaplanmadan yapıldığı için boynu bükük kalmış havaalanından, dakika başı kalkan uçak seslerine yaprak hışırtılarının, uzaklardan gelen ve aşktan söz ettiğine kalıbımı basacağım şarkılara şuh kahkahaların karıştığı boğuk bir ses.

Boğuk ve terbiyeli.

Ağıtlara, naralanmalara, patlamalara alışık kulağıma ezgi gibi gelen, ömrüm oldukça kulağımdan gitmeyecek, her Arjantin dendiğinde içimi delecek bir ses.

Kokusu, sesi olur da rengi olmaz mı?

Şehrin bir de rengi var tabii.

Buenos Aires'in rengi cilasız gümüş rengi.

Rezidansın bulunduğu mahalle, eski zengin ailelerin şu ya da bu nedenle satmak zorunda kaldıkları malikaneler ve onları çevreleyen geniş parklarla dolu Recoleta adında sakin bir mahalle.

Yolculuk mahmurluğunu atıp sokağa adım attığımız ilk gece Recoleta'nın parklarını geçip Alvear Caddesi'ne girdiğimizde karşımıza dikilen şehir, 2001'de şamar gibi inen ekonomik krizle kendini yerle yeksan bulan bir ülke başkentinden çok, geçmişin heybetine şimdinin zenginliğini katmış bir şehir görünümünde.

Hayatımda başka hiçbir yerde görmediğim kadar güzel insanla dolu sokakları, kahveleri, lokantalarıyla vakur, endamlı, mağrur.

Sonraki günlerde sanatçıların yaşadığı Palermo'da, orta halli San Telmo'da, hatta kırık dökük ama her biri sahibinin sesi teneke barakaları ve onların arasında yükselen ünlü sarı lacivert stadyumu ile turistleri mıknatıs gibi çeken yoksul La Boca'da; kısaca gezdiğim her mahallede, dolaştığım her sokakta aynı vakarla karşılaşacak, şehrin benim gibi üçüncü dünya ülkesiyle karşılaşacağı önyargısıyla gelen herkesle gizliden gizliye alay ettiği duygusuna kapılacağım.

Bu his orada kaldığım on beş gün boyunca yakamı bırakmayacak.

Orada kaldığım on beş gün boyunca, adımlarım milonga ile tango arası gidip gelecek. Kulağımda bandeneon sesi, gözlerimi fal taşı gibi açacak, Borges'in, Clezio'nun, Mistral'in şehrinin efsununu çözmeye çalışacağım.

Kimsenin bu güne kadar çözemediğini çözmek ne haddime?

Beceremeyeceğim.

Ama bu şehri çok çok çok beğenip, tutkunu olacak kadar seveceğim.


Hürriyet 9 Şubat 2008