İstanbul'dan çıktıktan yaklaşık iki saat sonra, Karadeniz kıyısında Kıyıköy'deyiz. El değmemiş güzellikleri ve tertemiz havasıyla, şehirden kaçıp bir nefes almak için ideal bir yer burası.
Kıyıköy'ün, köyü çevreleyen surların içindeki kısmı, tamamen sit alanı. Bu yüzden burası, hiç bozulmamış bir doğaya sahip. İki dere ile denizin buluştuğu bir yerde kurulmuş bir yarımada asında Kıyıköy.
Kıyıköy denince ilk akla gelenler, tertemiz koylar ve balık lokantaları. Buraya günübirlik gelenler, çoğunlukla, gelir gelmez sahile doğru yol alıyor.
Kıyıköy'ün önünde, upuzun plajlar var. Üstelik deniz, çoğunlukla dalgalı olsa da su, hemen her zaman tertemiz.
Liman Plajı, hemen Kazandere'nin önünde. Belediye Plajı'nda ise, karşınızda insan yüzüne benzeyen bir kayaya karşı yüzebilirsiniz. Kaz Limanı çok uzun ve yörenin en güzel plajı; ama yolu toprak ve bozuk. Burası daha ziyade, Kıyıköy halkının tercih ettiği bir yer. Kaz Limanından sonra da Selvez koyu geliyor.
Sahilde biraz vakit geçirdikten sonra Kazandere'ye doğru gidiyoruz. Bazıları denize biraz ara verip, sandal keyfi yapıyor.
Kıyıköy arkası orman; önü deniz ve iki dere arasında bir köy. Her iki nehirde de sandal kiralayıp, yemyeşil sazların ve koyların arasında dolaşabilirsiniz.
Etrafınızda nilüferler, ağaçların yeşiline bürünmüş Kazandere ile Pabuçdere'de aheste ilerliyorsunuz sandalınızla. Bu derelerde kürek çekmek de keyifli. Bir tek, küreklerin suya girerken çıkardığı ses geliyor kulağınıza. Son derece sakin ve huzurlu. Ama kürek çekmek istemiyorum derseniz, Kıyıköy'ün her yanını karış karış bilen, Ercan ya da köyün sandalcılarından biri, çeker kürekleri sizin yerinize. Hem de her seferinde büyük bir güleryüzle. Saatine beş milyon verirsiniz en fazla.
Kıyıköy eski bir Rum balıkçı köyü, balıkçılık geleneği de hala devam ediyor. Bu yüzden Kıyıköy'de yemek içmek denince öncelik, balık lokantalarında. Hepsi denize nazır bu lokantalarda, ortalama kişi başı fiyatlar içki dahil 20 milyon civarında. Kalkan mevsiminin bir başka olduğunu söylüyor, nefis manzaralı Deniz Feneri Restaurant'ın sahibi Zeliha Hanım.
Kıyıköy'de eskiden kalma taş ve ahşap bina sayısı çok zalamış; ama yine de sokakta yürürken tek tük rastlıyorsunuz. Yeni yapılmış beton binların çoğu ise, ev pansiyonculuğu için kullanılıyor.
Kıyıköylülerin çoğunluğu evini, özellikle yazları köye gelenlere açıyor. Bu evlerde bir konfor aramamak gerekiyor. Bazıları kahvaltı da veriyor misafirlerine. Deniz Feneri Motel ve Genç Otel de diğer konaklanabilecek yerler. Ama buradaki odalar da son derece mütevazı. Bir de tabii Kıyıköy'e kamp çadırları ile gelenler var.
Pabuçdere'ye inen yolda kayaların içine oyularak yapılmış, tarihi çok eskilere dayanan bir manastır var. Aya Nikola Manastırı'nın eskiden keşişlerin dinlenme yeri olduğu söyleniyor. Buradaki sütunlar ve kabartmalar kesinlikle görmeye değer; ama buradaki duvarlara daha sonradan kazınmış yazılar ve isimler insanın içine dokunuyor doğrusu.
Aya Nikola Kilisesi'nin 3. Yüzyılda yapıldığı sanılıyor. Giriş katında kilise ve mezarlık, üst katta keşişlerin dinlendiği yerler; alt katta ise ayazma bulunuyor. Fakat kilisenin içi karanlık olduğu için yanınızda bir fener getirmeniz iyi olur. Kilise, bakımsız durumda olsa da yine de kesinlikle gezmeye değer.
Manastır dışında köyün çevresinde, mağaralar ve anıt kayalar da var.
Manastırdan çıkıp, tekrar Pabuçderesi kenarından Kıyıköy'ün merkezine geliyoruz. Her taraf kartpostal gibi görünüyor.
Kıyıköy plajları, manastırı, sandal sefası ve balık lokantlarıyla küçük; ama bütün günü keyifli geçirebileceğiniz bir yer. Biz de akşamı ediyoruz burada ve Kıyıköy'ün tarihi kapılarından birinden çıkıp, şehre dönüyoruz.
16 Ağustos 2008 Cumartesi
Kıyıköy : İki deniz arasında, denize nazır
Yuvacık’ta balık keyfi
Yuvacık, doğayla baş başa bir hafta sonu geçirmek isteyenleri bekliyor. Yörede, ormanlık alanlardan ve dere boylarından geçen pekçok yürüyüş parkuru bulunuyor. Yuvacık’ın barajı, İzmit’in su ihtiyacını karşılıyor, gölü ise oltacılara keyifli anlar yaşatıyor.
Yuvacık, beton canavarına kayıtsız şartsız teslim olduğu için, yerleşim merkezinin hiçbir esprisi kalmamış. Ancak, yolları ve dış mahalleleri ile köyleri henüz canavara tamamen yenik düşmemiş. Buralarda eskinin o güzelim ahşap evlerini, nostaljik serenderlerini (şimdinin kilerleri) seyreylemenin keyfini çıkarmak hala olası.
Nerde yesek?
Merkezdekiler
Yemeye içmeye meraklı olduğumuz için, Yuvacık’a girişte ilk dikkatimizi çeken hemen solumuzdaki Et Balık Sofrası (0262 344 3319) oluyor. Dışardan derli toplu görünüyor. Ancak, gittiğimiz saatte kapalı olduğundan, yemekleri nasıldır bilemiyoruz.
Baraj çevresindekiler
BARAJ çevresinde iki yeme içme yeri bulunuyor. Gölbaşı (0535 480 9930) ve Eraslan (0262 344 4077). Gölün manzarası en iyi, doğayla içiçe bir mekan olan Gölbaşı’ndan görünüyor.
Nerede kalsak?
Yöredeki en büyük konaklama yeri Eraslan Tatil Köyü (0262 344 4077). Ancak adına bakıp yanılmayın; neticede topu topu 6 bungalovu bulunur. Karaaslan Alabalık Tesisleri (0262 345 0101) yeni bungalovlarıyla ikinci sırayı alır. Üçüncü sıradaki Gölbaşı (0535 480 9930) ise aynı zamanda dünyanın en küçük konaklama yerine sahiptir. Buradaki 2 odalı 2 katlı ahşap konaklama evinde odaların büyüklüğü 4 metrekareyi geçmez.
Dere boyundakiler
BARAJI geçip ilerlerseniz, dere boyundaki restoranlara ulaşırsınız. Burada yemeğinizi su şırıltıları arasında yiyebilirsiniz. Karaaslan Alabalık Tesisleri (0262 345 0101), Doğal Alabalık Restoran (0262 345 0055), Şelale Alabalık (0262 345 0040). Telefonlarına dikkat edecek olursanız, buradakilerin Telekom’dan torpilli olduklarını görürsünüz.
Köy içindekiler
DERE boyundaki restoranları geçip, yukarı doğru devam ederseniz (Yolun devamı sizi İznik’e kadar götürür) Servetiye Camii köyüne ulaşırsınız. Buradaki köy bahçesinde, doğayla başbaşa bir yandan çayınızı yudumlar, diğer yandan gölün panoramik manzarasını izleyebilirsiniz. Üstelik, elmalar ve cevizler dalındandır. Star piknik alanı da (0532 500 7253) köye çıkan yol üzerindedir. Dere olan yerlerin yakınlarında bir de şelale bulunması genelde adettendir. Ben ne şelalaler gördüğüm için, çoğu bana çekici gelmez. Demem o ki ilgimi, buranın sembolik şelalesinden çok Kirazdere’nin iri kayalardan oluşan yatağı çeker.
Geziyolu
İstanbul - Yuvacık
İstanbul-Eskihisar
000.0 km. Aracımızın kilometresini TEM gişelerde sıfırlıyoruz...
023.0 km. Çayırova-Bayramoğlu sapağından çıkıyoruz... E5'e inip Gebze yönüne devam ediyoruz.
036.0 km. Darıca-Eskihisar tabelasından sapıyoruz.
040.0 km. Araba vapurunda çayımızı içiyoruz. Topçular'a kadar yolculuk 45 dakika sürüyor.
Topçular-Yuvacık
000.0 km. Aracımızın kilometresini Topçular’da sıfırlıyoruz.
014.2 km. Karamürsel başlangıcı.
017.0 km. Karamürsel bitti. Coşkun Balık Restoran solda.
030.4 km. Değirmendere girişi. Efe Tur otobüsleri yazıhanesi sağda.
032.0 km. Gölcük.
043.4 km. Yuvacık sapağı sağa.
047.0 km. Yuvacık.
İstanbul-Yuvacık
Eskihisar-Topçular arası vapuruyla 87 km.
Yenikapı/Pendik-Yalova arası hızlı feribotla 63 km.
Haber: Nadir ELÇİ
Kaynak : hangisinegitsek.comEge’nin en güzel yeri: Assos...
Rotayı Anadolu’ya kırıyorum bir süreliğine. Assos’la başlıyoruz. Hemen karşımızda Midilli’nin ışıkları...
Bana sorarsanız Ege’nin en güzel köşesi Assos, bugünkü adıyla Behramkale. Yukarıda, volkanik tepenin kayalarıyla karışmış, nasılsa minare eklenmeden camiye dönüştürülen eski Bizans bazilikası ve taş evleriyle köy var; aşağıda, derin yarın dibinde liman.
Balıkçılar buradan açılıyor denize ama fazla uzağa gittikleri söylenemez. Tam karşıda Midilli adası var çünkü, Yunanistan’ın karasuları birkaç mil ileriden başlıyor. Homeros’un deyimiyle “hasat vermez engin”den söz etmek mümkün değil burada, zaten deniz de dahil her şey bir daralma, kıyıyla kaya arasında sıkışıp kalma duygusu uyandırıyor.
Tatil için gelenlerin de taş duvarlı, basık tavanlı odalarından baktıklarında deniz kesiyor önlerini, arkadaki dağ geçit vermiyor. Hal böyle olunca da geceleyin, yıldızlı gökyüzü insanın üzerine düşecekmiş gibi alçaldığında Midilli’nin ışıkları daha bir çekici geliyor...
Aristotales’i üç yıl boyunca konuk etti
Sappho’nun adasının çağrısına kapılmamak elde değil, ama deniz var arada. Arada sınırlar, karasuları, yılların biriktirdiği acılar ve göçler var. Mübadele dediğimiz zorunlu göçler, yerlerinden yurtlarından edilmiş insanların dramı.
Dostluk ve sevinçler de var neyse ki. Karşı kıyıda oturanlarla aynı güneşi paylaşıyor, aynı havayı soluyoruz; kaderimiz ortak. Yunanlılarla akraba sayılmasak da iki kıyının benzer halklarıyız.
Günbatımından bir süre sonra, yine bu kıyıdan hemşehrimiz İzmirli Homeros’un deyimiyle söyleyersem “şarap rengi” denizde kızıldan karaya, mordan laciverte bir renk cümbüşü başladığında Midilli’nin ışıkları, limandan dağ köylerine doğru yanmaya başlıyor.
Assos’un bir başka özelliği de Lesbos’dan, yani Midilli’den buraya ayak basanların hükümdarı Hermias’ın Platon’un öğrencisi olması. Bu nedenle Aristotales’i üç yıl boyunca (İ.Ö 348-345) konuk etmiş kent ve ünlü düşünürün, yalnızca Antikçağ’ı değil Ortaçağ Avrupası’nı da etkileyen Aristotales’in kurduğu felsefe okulu çevreye buradan ışık saçmış. Yeni oluşmaya başlayan ilk Hıristiyan topluluklarını örgütlemek amacıyla Anadolu’yu adım adım dolaşan Aziz Pavlus’un da uğraklarından biri olmuş Assos.
Asıl adı Saül olan Tarsuslu Pavlus İsa’yla hiç karşılaşmamış, hatta Roma vatandaşı sıfatıyla Kudüs’te önemli idari görevler üstlendiği için Mesih’e inananları sorgulayıp işkenceden bile geçirmiş.
Eski kaynaklar onun Aziz Etienne’in taşlanarak öldürülmesine bizzat katıldığını yazıyor. Ama bir gün Şam yolunda İsa Mesih kendisine görünüp ona inananlara neden böyle kötü davrandığını sorunca işler değişmiş.
Bundan böyle kendini Rabb’in öğretisini yaymaya adamış Pavlus. Gerçekte ilk kilisenin kurucusunun, çoğu Farisilerden oluşan ilk Hıristiyan topluluklarını örgütleyenin, bir bakıma Hıristiyan dinini kurumlaştıranın o olduğunu söyleyebiliriz.
Pavlus üzerine önemli bilgiler veren Resullerin İşleri’nde onun Anadolu ve Yunanistan’da çıktığı yolculukların güzergâhını kolayca saptayabiliriz. İncil’in bir bölümünü oluşturan bu metinde Pavlus’un üçüncü misyoner yolculuğu sırasında bugün Odunluk iskelesi diye bilinen Bozcaada’nın karşısındaki “Alexandrie de Troade”dan Assos’a geldiği yazılı. Katolik Kilise tarafından onaylanan dört İncil’den birinin yazarı Luc ile burada buluşup Midilli’ye geçtiklerini biliyoruz.
Onlar da Sappho’nun adasının ışıklarına mı kapılmışlardı yoksa içlerinde yanan, günbegün çoğalan başka bir ateşin yangınına mı? O devirde Lesbos geceleri karanlığa gömülmüş olmalıydı. Belki dağlarda tek tük çoban ateşleri yanıyordu ama elbette ışık yoktu. Işık inançlı insanların gönlündeydi.
İki dünyayı birleştiren Hüdavendigar Köprüsü
Behramkale yolunda, köyün bulunduğu kayalık yamaca gelmeden önce yazın bile suyu azalmayan bir ırmak var; ırmağın üzerinde de tek kemerli bir taş köprü. Anadolu’da erken Osmanlı mimarisinin ilk örneklerinden biri olan bu köprü (Hüdavendigâr Köprüsü) yalnızca ırmağın iki yakasını değil, iki ayrı dünyayı da birleştirir. Sol yakadan itibaren bulutsuz, mavi göğe yükselen tepenin yamaçlarına savrulmuş çıplak, kızgın kayalar, öte yandaysa çam ormanı.
Ve yol. Yol boyunca ürünlerini satan köylüler gördüm. Rengârenk kavanozlar içinde bal, reçel ve zeytin. Bu yöreye “ zeytin cenneti” demek abartma olmaz sanırım. Çam ormanlarıyla kaplı dağları aşıp düze indiğimizde bir zeytin denizinin içinde buldum kendimi. Acılı, buruk gövdeleri, gölge vermeyen yaprakları ve boynu bükük duruşlarıyla bodur zeytin ağaçları sardı dört bir yanımı.
Midilli yine karşımda, geceleyin parıldayan ışıkların çağrısı yine dayanılmaz, karşı konulmaz, deniz sabaha karşı yine şarap rengindeydi.
NEDİM GÜRSEL
kaynak : hangisinegitsek.com
Kıyıköy'e gitsek?
Tarihi çok eskilere gidiyor. Bir zamanlar adı Midye idi, demem o ki balığı bol çıkıyor. Önü Karadeniz, sağı solu dere; her tarafından sular akıyor. Yöre yaz kış yeşil kalıyor. Panoramik manzarasına doyulmuyor. Buranın acilen koruma altına alınması gerekiyor
İki dere arasında
Kıyıköy’ün ana yerleşim yeri, güneyindeki Kazan Deresi (altta) ile kuzeyindeki Papuç Deresi arasındaki yüksekçe bir yarımada üzerinde yer alıyor. Dolayısıyla, her noktası, panoramik bir manzara sergiliyor. Her iki dere ağzında doğal kum plajları bulunuyor.
Kalesi
Kasaba merkezine, 6. yüzyılda Bizanslılar tarafından inşa edilen kalenin, hala ayakta duran kapılarından geçilerek giriliyor. 2 metre 20 santim kalınlığındaki surların yüksekliği 5-6 metre arasında değişiyor.
Balıkçılar renk katıyor
Balıkçılık, zor iştir. Denizde verdikleri onca uğraş yetmez; işe karaya çıktıkları zaman da devam ederler. Ağ ayıklar, yırtılan gözleri onarır, toplar, bir sonra çıkacağı balığa hazır hale getirirler… Bu arada tekneleriyle, ağlarıyla çevreye renk katarlar. Tıpkı Kıyıköy’de olduğu gibi…
Evleri otantik
Birbirinden güzel eski evler ve yapılar, Kıyıköy’ün hemen her sokağında karşımıza çıkıyor. Bazılarının yıkıldı yıkılacak hali beni çok üzüyor.
Diskosu havadar
Kıyıköy’ün tek diskosu Salmidessus (Kıyıköy’ün eski adı) , Pabuç Deresi sahilinde yer alıyor. Beyaz çitlerle çevrili hayli geniş bir yeşil alanın ortasında olması nedeniyle gören ilk bakışta at çiftliği sanıyor.
Gündoğumu enfes
Güneş Kıyıköy’de denizden doğuyor. Bu sırada bir saat kadar süreyle enfes bir manzara oluşuyor. Bu manzaranın tadını doyasıya çıkarmak için, ben gibi oteli boş verip, arabayı Kazan Deresi sahiline çekip orada yatmak gerekiyor. Bu arada sabaha kadar, binlerce kurbağanın seslendirdiği senfoniyi dinlemenin keyfi de cabası oluyor.
Manastırı
Papuç Deresi sahilindeki Aya Nikola Manastırı, tümüyle kayalara oyularak yapılmış mimarisiyle ilgi çekiyor. Birkaç bölümden oluşan manastırı gezmeyen, Kıyıköy’ü görmüş sayılmıyor.
Sefası bol
Kıyıköy’de suyla oynamayı sevenler için deniz dışında da alternatifler bulunuyor. Dileyen, Pabuç ve Kazan derelerinde sandal sefasına çıkıyor, dileyen yunuslarla veya deniz bisikletleriyle turluyor. Pabuç Deresi’nin çevresi piknikçilere geniş olanaklar sağlıyor.
Kastro
Kıyıköy’e 20 km uzaklıktaki doğa cenneti Kastro, Sultanbahçe ve Elmalı dereleri arasında kalan bir mesire yeri ve kamp alanı. 3 kilometrelik sahili boydan boya kum. Çevresi karaçam ve meşe ormanlarıyla kaplı. Burası, Tekirdağ’ın Karadeniz’deki tek sahili olma özelliği de taşıyor. “Kastro adı nereden” dersen, Küba’lı Fidel’den değil, eskilerde ömrünü burada meşe kömürü üreterek geçiren bir Rum’dan geliyor.
Geziyolu
İstanbul - Kıyıköy 000.0 Aracımızın kilometresini TEM gişelerde sıfırlıyoruz
009.3 Bahçeşehir, Esenyurt, Avcılar çıkışı
015.2 Hadımköy, Beylik Düzü, Büyükçekmece çıkışı
027.0 Çatalca, Büyükçekmece çıkışı
033.0 Kumburgaz çıkışı
040.3 Selimpaşa çıkışı
042.2 Shell
051.5 Silivri çıkışı
058.0 Kınalı ,Tekirdağ, İpsala çıkışı
071.0 Çerkezköy çıkışından sapıyoruz
072.5 Shell
081.2 Çerkezköy
102.5 Saray
106.1 Koru Restoran solda
106.6 Saray Restoran solda
110.6 Sıla Otel
117.4 Laladere Piknik alanı
119.0 Manda yoğurduyla ünlü Bahçeköy
122.3 Balaban Alabalık Restoran
124.0 Çamlıkköy (Kastro) sapağı
132.0 Kıyıköy
Sıla Otel
Bana göre, tüm yörenin en iyi ve en nitelikli konaklama tesisi olan Sıla Otel, Saray - Bahçeköy arasında yer alıyor. Yüzme havuzlu ve çevre düzenlemesi kusursuz otel, İstanbul’a 110, Kıyıköy’e 20 kilometre mesafede bulunuyor. Burada sebzeler, bahçeden geliyor.
Tel: 0532 242 2913
Nerede kalınır?
Deniz Feneri Motel 0288 388 6073
Ender Pansiyon 0288 388 6057
Genç Otel 0288 388 6568
Midye Pansiyon 0288 388 6472
Palaz Pansiyon 0288 388 6177
Yakamoz Motel 0288 388 6159
Yıldız Pansiyon 0288 388 6527
Nerede yenir?
Kıyıköy’ün havası salaş, manzarası muhteşem restoranlarında rakı balık muhabbetine doyum olmuyor. Deniz Feneri 0288 388 6073
Kartal 0542 634 9956
Köşk 0535 358 2010
Liman 0288 388 6094
Marina 0288 388 6058
Palaz 0288 388 6177
Yakamoz 0288 388 6159
Yaprak 0288 388 6564
İğneada
| |
| İğneada Plajları |
İğneada plajının ilginç bir özelliği var. Yıllar önce MTA orada bir araştırma yapmış ve sahilde kumların arasında altın zerrecikleri olduğunu tespit etmiş, ancak maliyeti çok fazla olduğu için çıkartmıyor ve öylece bırakıyor. Yani anlayacağınız altınlar üzerinde yürüyebilir ve hatta güneşlenebilirsiniz Kumsalında yürüyüş yapmak ve sezonda denize girmek, ayrı bir keyif. Denizin yosun kokusu ile ormanın çam kokusunu teneffüs ederek yürüyüyenler, hem stres atıyor hem de kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da topluyorlar. Kış aylarında ise hafta sonu, kentten kaçanlara huzurlu bir sığınak olarak kapılarını açan İğneada'dan bahsediyoruz...
İki günlük ya da dilerseniz sabah erkenden gidip akşam dönebileceğiniz bir kaçamak gezi için en uygun seçeneklerden biridir İğneada. Karadeniz, Marmara ve Ege Denizi’nin çevirdiği yarımada şeklindeki Trakya’nın ne yazık ki denize kıyıları yeterince tanınmıyor. Hele hele Kırklareli’nin Karadeniz’e olan güzelim kıyıları...Oysa bu kıyılar, masmavi gökyüzü ve ormanlarıyla gizemli bir turizm cenneti. Gizli koylarıyla ve maviye çalan gökyüzüyle güney sahillerini; alabildiğince uzanan ve kumsalın bittiği yerde başlayan ormanlarıyla da Karadeniz’i kıskandıran Trakya kıyıları hâlâ keşfedilmeyen ender yerlerden biri.
| İğneada Yıldız Dağları |
Özgürlüğün tadı Yıldız Dağları'nda çıkar
Aslında tipik bir güney tatil kenti. Denizi, dağları, gökyüzü ile küçük bir cenneti andırıyor. 2 bin 500 kişilik yerleşik nüfusu, yazın biraz çoğalsa da sessiz ve sakin kalmayı başarabilen ender kentlerden biri. Karadeniz’den esen serin rüzgarlar yazın en sıcak gününde bile ortalığı serinletiyor. Uzun kumsalı ve masmavi denizi ile ilçenin çevresinde yaşayan günlük tatilcilerin uğrak yeri olan İğneada halkı, balıkçılıkla geçiniyor ama yegane ekmek teknesi değil artık. Yavaş yavaş gelişmeye başlayan yaz turizmi alternatif ekmek kapısı olmuş. Birçok insan yaz aylarında evini pansiyon olarak turizmin hizmetine sunuyor. İğneada’da yüzmek kadar eğlenceli bir iş daha var; Dağlarında gezinmek. Özgürlüğün tadına varmak için bulunmaz bir mekan Yıldız Dağları. Yine denizin hemen yanı başında, ormanın içlerine doğru uzanan Mert Gölü’nde balık tutmak ve bu taptaze balıkları yemek de İğneada’ya özgü bir ayrıcalık.
Limanında bol ve taze balık bulabileceğiniz gibi eşsiz doğasının koynunda sadece meyve-sebze yiyerek bile damak zevkinizi tatmin edebilirsiniz; çünkü orada hayatın size ender olarak sunduğu zamanları ve anlayışı bulursunuz. Kendinizi dinleyebileceğiniz ve çok ama çok sakin ve huzurlu bir tatil geçirebileceğiniz bir yer arıyorsanız orası kesinlikle İğneada'dır. Doğası ve kumsallarıyla yalnız ve sessiz bir kasaba olan İğneada, Kırklareli’nin ormanlarıyla meşhur Demirköy ilçesinin Yıldız Dağları’nın arasından Karadeniz’e uzanan kolu. Bağlı olduğu Demirköy ilçesine 26 km, Kırklareli il merkezine 100 km uzaklıkta.
7 gölüyle küçük bir cennet
Orman ve denizin olması nedeniyle yazları bile geceleri serin bir hava hakim İğneada'da. Sadece denizi ve sahili için değilde ormanı, yeşilliği ve temiz havası içinde ziyaret edilmesi gereken bir yer.. Sınırları içinde yer alan gölleri, bol oksijenli havası, lezzetli balıkları ve kolay ulaşımı ile doğanın içinde huzurlu bir tatil yaşamak isteyenler için biçilmiş kaftan. Bulgaristan sınırına 12 km. uzaklıktaki Kırklareli'ne bağlı İğneada, villalara ve kooperatiflere ev sahipliği yapmasına rağmen doğasını da koruyabilen ender bölgelerden. Erikli, Mert, Hamam, Pedina, Saka, Sülüklü ve Ramana isimleriyle anılan ve korumaya alınan yedi gölü bulunuyor.
Denizin yosun kokusu ile ormanın çam kokusunu teneffüs ederek yürüyüyenler, hem stres atıyor hem de kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da topluyorlar. Haziran-Eylül ayları arasında yoğunlaşan İğneada, kış aylarında da hafta sonu, kentten kaçanlara huzurlu bir sığınak olarak kapılarını açıyor.
| İğneada Longoz Ormanları |
Dünyada sadece 3 yerde Longos var, biri İğneada
Dünya üzerinde sadece 3 yerde olan Longos (subasar) ormanlarından biri de İğneada... Longos (subasar) ormanı, Kırklareli sınırları içinde, Karadeniz kıyısında yer alıyor. Yaban hayatın hala sürdüğü orman, Dünya Bankası fonlarıyla 8 yıldır yürütülen GEF2 adlı bir projeyle korunuyor. 2007'de milli park ilan edilen orman, içinde barındırdığı bitki türleri ve hayvan çeşitliliği ile ender görülen doğal bölgelerden biri.
Demirköy ilçesine bağlı İğneada'daki longozlar, Mert Gölü, Saka Gölü ve Erikli Göl Longozu olarak anılıyor. 10'dan fazla çayın birleşerek oluşturduğu üç dere, kumsalda oluşan doğal bentler sayesinde birikiyor ve burada doğal göller meydana getiriyor. Bu göllerde biriken su, geri doğru taşıyor ve pek ender bulunan subasar ormanı oluşmasını sağlıyor. Subasar ormanı, içinde çok zengin bir canlı yaşamı barındırıyor, su kuşlarına ev sahipliği yaptığı gibi, endemik birçok bitki türünün de var olmasını sağlıyor. Longoz'daki su miktadı baharda had safhaya ulaşınca, bu kez doğal bentler yıkılıyor, zengin besinlerle yüklü alüvyon denize taşınıyor. Bu besinler, deniz yaşamının da İğneada'da çok zengin olmasını sağlıyor. Bu sayede kalkan, lüfer, istavrit ve daha bir çok balık, İğneada'yı mesken tutan balıkçılar tarafından yakalanıp sofralarımıza ulaşıyor.
Longozları bekleyen tehlike
İstanbul'a 250 kilometre uzaklıktaki İğneada, su kuşları için ülkemizde yaşayan memelilerin yüzde 53'ü için, sadece oraya özgü bitki türleri ve böcekler için, yaşam kaynağı konumunda. İrili ufaklı birçok derenin getirdiği sularla oluşan ve deniz ile longozlar arasında kalan göler, longoz ormanları için adeta bir sigorta görevi üstleniyor ve doğal bir tatlı su perdesi oluşturarak denile hemen hemen aynı seviyede olan ormanlara, alttan ve üstten tuzlu deniz suyunun alana tersine doğru deşarj olmasını önlüyor. Longoz ormanları besleyen tatlı su kaynaklarının ortadan kalkma tehlikesi var.
Eğer bu gerçekleşirse, tuzlu olan deniz suyu longoz toprağına yayılırsa, longozlarda yaşayan 544 bitkinin, 310 tür böceğin, 28 tür balığın, 46 tür memelinin, 194 tür kuşu ve 17 tür sürüngenin yaşam alanlarını kaybetmesi de kaçınılmaz.
Av merkezlerinden biri
İğneada, yaban hayatı çok zengin olan Kırklareli'nin av merkezlerinden biri konumunda. İğneada Panayır İskelesi ve Kıyıköy çevresinde geyik ve karacaya rastlamak mümkün. Hamam ve Pedina göllerinin ziyaretçileri Bulgaristan, Rusya ve Tuna Nehri deltasından gelen ördek, kuğu ve diğer kuş türleri. Yıldız Dağları'nın sık ve gür ormanlarla kaplı olması geyik, karaca, domuz, tavşan, tilki sansar gibi hayvanların yaşamasına uygun bir ortam sağlıyor. Avcılar için de gözde bir mekan oluyor.
| İğneada Parkları |
Yaz sezonu kısa
10 kilometre uzunluğundaki kumsalları, şirin pansiyonları, balık lokantalarıyla İğneada, huzurlu bir tatil düşü kuranların hayallerini süsleyecek. Kastro ve Kıyıköy ile birlikte Kırkaleri'nin Karadeniz kıyısında deniz tatili yapmak isteyenleri bekleyen İğneada, İstanbul'a görece yakın olduğu için günübirlik gezilerde daha çok tercih ediliyor.
Yedigöller Milli Parkı’nı kıskandıracak güzellikteki Istranca Ormanları içinden geçilerek ulaşılan İğneada'da yaz sezonu kısa geçiyor. Haziran- eylül ayları yaz sezonu yaşayan İğneada'ya çevre ilçe ve kentlerden akın edenler eşsiz kumsalın ve temiz denizin tadını çıkarıyor. Yılın diğer aylarında kumsal oto ve moto kroscuların gözdesi
Adı İnebey'den geliyor
Cumhuriyet döneminden önce Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan istilasına uğrayan İğneada, Midye-Enez hattının çizilmesiyle Yunanistan'a kalmışken Edirne'nin de kaybedilmesi sebebiyle yapılan anlaşmalarla bugünkü Trakya sınırı çizilmiş ve İğneada topraklarımızda kalmış. Cumhuriyet döneminde 1971 yılına kadar nahiye olarak yönetilen kasaba, bu tarihten sonra belediye olmuştur.İğneada'nın fethini yöneten komutanın adı İne Bey'dir. Buradaya kendi adını verir ve "İneada" adı zamanla İğneada olur
| İğneada Limanları |
Karadeniz'in sakin limanı
İğneada tipik Karadeniz sahillerinin aksine yaz aylarında sakin ve dalgasız bir doğal liman. Kuzey rüzgarlarına kapalı. Denizin 150 metresinin sığı oluşu ise bir başka avantaj. Bölgede oluşan göllerden Erikli'nin çevresi doğal SİT alanı. Mert Gölü kıyılarında ise bazı yapılara rastlanıyor. Dibi bataklık olan gölün asıl zenginliği balıktan ziyade sazlıkları. Sazlar kış aylarında kesilip Hollanda'ya ihraç ediliyor.
Alamana adı verilen büyük balıkçı tekneleri ile açık denizden yakalanan kalkan balığının yanı sıra eylülde lüfer, palamut bolluğu yaşanıyor. Orman içinde alabalık yemek ise ayrı bir güzellik. Deniz fenerinin bulunduğu sarp kayalıklar da ziyaretçileri başka bir aleme sürüklüyor.
Ne Yapılır?
Sabah kahvaltınızı pansiyonunuzda veya çarşıdaki kahvaltı salonlarında yapabilirsiniz. Marketten gazetenizi alıp ister kaldığınız mekana ister çay bahçelerinden birine gidip bir yandan temiz hava alarak bir yandan gazetenizi okuyabilirsiniz.
Deniz saat 11 e kadar çarşaf gibi olduğu için bu fırsatı kaçırmadan günün ilk deniz sefasını gerçekleştirebilirsiniz. Öğlen yemeğini yine ister kaldığınız yerde ister restoranlarda yiyebilirsiniz.
Öğlen yemeğinden sonra deniz kenarındaki çaybahçelerinde vaktinizi geçirebilirsiniz.
| |
| İğneada Sahilleri |
Saat 15 ten sonra ister denize girin, ister balık avına gidin, ister ormana pikniğe. İğneada'da kalacağınız zaman diliminde bunların hepsini yapmanızı tavsiye ederiz.
Akşam yemeğinden sonra uzun bir gece hayatı sizleri bekliyor. Yaz dönemlerinde açılan diskolarda veya çaybahçelerinde eğlenebilirsiniz. Yaz akşamlarının vazgeçilmez oyunu Okey'i de unutmamak gerekir.
Kafanızı dinlemek istiyorsanız, sahile inin dalga sesleri ile birlikte yıldızları ve yakamozu seyredin.
Ne Yenir?
Trakya'da balık denince akla hemen İğneada geliyor.
Bunun nedeni İğneada'da bir balıkçı limanının olması. Eskiye nazaran balık çeşidinde ve adedinde azalma olsa da İğneada balık konusunda yine de bir numara. Yıllar önce Kalkan balığı çok popülerken bu dönemde Kalkan bulmak pek mümkün değil.
İğneada da genelde Palamut, Lüfer, İstavrit, Hamsi, Mezgit gibi balık çeşitleri çıkmakta. Belediye binası yanında bulunan restoranlarda ailece oturup denize karşı ızgara ve tava kefal, kırlangıç buğlama, midye tava meze ve salata çeşitlerinin yiyebilirsiniz. Balık halinde, denizden henüz çıkmış balıkları canlı olarak, ekonomik fiyatla alma imkanı da var.
İğneada ormanlık bölge olması nedeniyle burada üretilen ballar orman çiçeğinden ihtiva etmektedir. İğneada balları bu nedenle çok kaliteli ve sağlık açısından çok yararlıdırr. Adada bir çok bal üreticisi bulunmaktadır.
Belli başlı restoranları:
Karadeniz Restoran Tel: (0-288) 692 25 71
Mustafa'nın Yeri (Liman üstü) Tel: (0-288) 694 41 71
Şahin Tepesi Restoran (Liman üstü) Tel: (0-288) 694 41 73
Deniz Restoran Tel: (0-288) 692 21 52
Işık Restoran Tel: (0-288) 692 21 30
Gerali Restoran Tel: (0-288) 692 27 03
Güven Restoran Tel: (0-288) 692 26 61
Nerede Kalınır?
İğneada sahilinde oldukça gelişmiş kamp sahası çadır turizmine gönül verenleri ağırlarken, çevrede haftalık veya sezonluk kiralanan evler de bulunuyor. Ayrıca belediyenin ayırdığı 3 çadır bölgesi bulunmaktadır. Bunlardan ikisi İğneada'nın sınırları içerisinde diğeri ise 2 km kadar ileridedir
İğneada’ ya yazın gitmeyi planlıyorsanız ve kalmayı düşünüyorsanız bir yer ayarlamadan gitmemenizi öneririm; çünkü yaz aylarında kalıcak yer sıkıntısı çekebiliyorsunuz. Birkaç küçük pansiyonu mevcut, genelde kasaba halkı evlerini pansiyona veriyor.
Adada konaklayabileceğiniz otel, motel, pansiyon ve apartlar;
Muratcan Motel Tel: (0-288) 692 28 84
İğneAda Motel Tel: (0-288) 692 21 42
Özel İdare Dinlenme Tesisi Tel: (0-288) 692 21 35
Şirin PansiyonTel: (0-288) 692 23 08
Işık PansiyonTel: (0-288) 692 24 29
Karaca PansiyonTel: (0-288) 692 21 75
Murat PansiyonTel: (0-288) 692 23 71
Deniz PansiyonTel: (0-288) 692 21 70
Akkuş PansiyonTel: (0-288) 692 23 81
Nur PansiyonTel: (0-288) 692 22 73
Nasıl Gidilir?
İğneada 153 km'si otoban olmak üzere İstanbul'a 250 km uzaklıkta yer alıyor. İstanbul yönünden Edirne'ye doğru yol alan özel araçlılar Lüleburgaz ayrımında otobandan çıkarak Pınarhisar-Demirköy üzerinden Istranca ormanlarının doyumsuz manzarası arasında İğneada'ya ulaşıyor. Önceleri dar, inişli çıkışlı keskin virajlarla dolu olan yol, son yıllardaki çalışmalar sonucu genişletilmiş, sonu görülmeyen virajlardan kurtarılmış, araç kullanımının keyifli hale gelmesi sağlanmış.
Pınarhisar-Demirköy-İğneada akaryakıt alabileceğiniz istasyonlar. Çerkezköy'de otoyoldan ayrılanlar, aynı konfora sahip yol ile Saray ilçesine kadar ulaşabiliyor. Yolun İğneada'ya kadar olan bölümü Istranca Ormanları içinden geçmektedir.Yine de yolda daha dikkatli olmanızı öneririz.
Yolculuk için otobüsü seçenler İstanbul-Esenler Otogarı'ndan Berk ve Görkey Turizm'e ait seferler ile 5 saatte gidebilir. Günde 4-6 arasında sefer yapılan İğneada-İstanbul arası özel araçlarla yazın yaklaşık iki buçuk saat sürüyor.
Adı İne Bey'den geliyor
Cumhuriyet döneminden önce Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan istilasına uğrayan İğneada, Midye-Enez hattının çizilmesiyle Yunanistan'a kalmışken Edirne'nin de kaybedilmesi sebebiyle yapılan anlaşmalarla bugünkü Trakya sınırı çizilmiş ve İğneada topraklarımızda kalmış.
Cumhuriyet döneminde 1971 yılına kadar nahiye olarak yönetilen kasaba, bu tarihten sonra belediye olmuştur.İğneada'nın fethini yöneten komutanın adı İne Bey'dir. Buraya kendi adını verir ve "İneada" adı zamanla İğneada olur
Kaynak : neredennereye.comDeniz, kum, güneş ve İstanbul
Nihayet yaz geldi. Hadi, hazırlayın mayolarınızı ve koyulun yola. İstanbul’daki plajlar ve havuzlar da neşeli ve serin bir gün geçirmenizi sağlayabilir... |
Tabii bu tatlı heyecanlar, bir hafta dahi olsa tatile çıkabilecekler için geçerli. Peki ya böyle bir şansı olamayanlar? Çalışanlar, İstanbul dışına çıkamayanlar ya da imkânları kısıtlı olanlar. Bu sıcaklıklarda biraz serinlemeniz ve keyifli bir gün geçirmeniz için işte size birbirinden güzel adresler...
HAVUZ CENNETİ İSTANBUL
Umutsuzluğa kapılmaya gerek yok, çünkü birbirinden güzel havuzlar İstanbul’dan kıpırdayamayanlar için harika bir alternatif oluyor. Arkadaşlarınızla, ailenizle belki de tek başına gidebileceğiniz bu mekânlarda, hem gönlünüzce eğlenebilir hem de haftanın o katran yorgunluğunu atabilirsiniz. Elinizde buz gibi bir içecek, kulağınıza gelen hoş ve kıvrak ezgiler, bir yandan güneşin yakıcılığı ve serin sular. Deniz tutkunları için aynı tadı verir mi bilmiyoruz ama keyifli bir kaçamak için hoş olacağı kesin.
O halde, hadi harekete geçin. Plaj çantanızı hazırlayın ve koyulun bu şehrin uzayıp giden caddelerine... Nereye mi gideceksiniz? İşte sizin için bir kaç adres... Aqua Marine
Büyükçekmece Su Oyunları Eğlence Merkezi olarak 8 yıldır hizmet veren Aqua Marine, eğlence ve aktiviteleri ile güney sahillerini hiç aratmıyor. Türkiye’nin en büyük yüzme havuzuna sahip Aqua Marine’de dalga havuzu, çocuk havuzu, 11’i yetişkinlere ve 14’ü de çocuklara yönelik kaydıraklar bulunuyor. Ayrıca, bu yıl ilk defa “yamaç kaydırağı” faaliyete geçiyor.
Aqua Marine’nin en çok ilgi gören kısımları da 95 metre uzunluğundaki ses ve ışık efektli “Blackhole kaydırağı” ile 3 kişinin aynı anda kayabildiği 43 metre uzunluğundaki “Multislight kaydırağı”. Sürat tekneleri, bananalar, rocketeerler ve su kayağı da heyecanı eğlenceyle bütünleştirenleri bekliyor.
13 Mayıs-16 Haziran tarihleri arasında giriş ücreti; hafta içi 20 YTL ve hafta sonu 25 YTL. Sezon boyunca da bayanlara ve öğrencilere 10 YTL’lik indirim uygulanacak. Ayrıca Aqua Marine’nin sezonluk üyelik fiyatı ise 120 YTL olarak belirlenmiş.
Telefon: 0212 882 28 20-882 28 25 Heybeliada Su Sporları Kulübü
Yüzme, su topu ve yelken tutkunları biraraya getiren Heybeliada Su Sporları Kulübü, eğlencenin yanı sıra bu alanlarda eğitim de veriyor. Başarılı sporcular da yetiştirmeyi amaçlayan kulüp, başarı çıtasını günden güne yükselterek çeşitli birinciliklere ve “ilk”lere de imza atmış.
Bugüne kadar 2016 sporcuya kapılarını açan kulüpten yaralanmak için üye olmak gerekiyor.
Heybeliada Su Sporları Kulübü’ne üyelik 16.50 YTL. Senelik aidatlar da asil üyeler için 322 YTL, eşler için 211 YTL ve çocuklar için ise 128 YTL olarak belirlenmiş.
Telefon: 0216 351 01 59 / 60 Dedeman Life Style Health & Beauty Center
Dedeman Life Style Health & Beauty Center; 23 metrelik yarı açık havuzu, güneşlenme terası, jakuzisi, fitness, sauna, solaryum, masaj ve bakım odalarıyla yazı İstanbul’da geçirecekler için hem eğlence hem de dinlenme olanağı sunuyor. Sabah 7’de kapılarını açan merkez, akşam 10’a kadar konuklarını ağırlıyor. Terası ise 09:00-21:00 saatleri arasında hizmet veriyor.
İster şezlog da oturun, ister minder de... 45 şezlong ve 18 minderle sereserpe bir rahatlık sunan teras, karnı acıkanlar için ise diğer yiyeceklerin yanı sıra “barbekü” imkânı sağlıyor.
Günlük giriş bedelinin hafta içi 15 $ ve hafta sonu 25 $ olduğu havuzda bone kullanmak zorunlu!
Telefon: 0 212 274 88 00 Ceylan InterContinental İstanbul
Ceylan InterContinental İstanbul’un havuzu, bu yaz da İstanbul’da serin kaçamakların adresi olmaya devam ediyor. Üç ay için 450 Euro ve bir ay için de 225 Euro karşılığında Ceylan InterContinental İstanbul Sağlık Kulübü’ne üye olabileceğiniz gibi hafta içi 25 YTL ve hafta sonu 65 YTL giriş ücreti ile de havuzdan günlük olarak da yararlanabilirsiniz.
Havuzun serinletici sularında kulaç attıktan sonra yorgunluğunuzdan Poolside Terrace Bar’da buz gibi içeceklerle ve nefis yiyeceklerle kurtulabilirsiniz.
Ceylan Intercontinental’da tercihinize uygun farklı üyelik koşulları bulunmakta. Ayrıca, eş ve çocuk indiriminden de faydalanabilirsiniz.
Telefon: 0212 368 44 44 / 5526 Kuruçeşme Divan
Kuruçeşme Divan, yaz boyu tercih edilen bir havuz olarak ziyaretçilerine günlük, aylık ve sezonluk olarak hizmet veriyor.
Bu sezon, 15 Eylül’e kadar Kuruçeşme Divan’ın havuzunda yaz günlerinin sıkıntısını ve iş temposunun yorgunluğunu atabileceksiniz.
Kişi başı giriş ücreti, hafta içi 35 YTL ve hafta sonu 50 YTL. Aylık üyelik fiyatının 250 YTL olduğu havuz, 0-6 yaş arası çocuklara ücretsiz ve 6-12 yaş arası minik misafirlere de % 50 indirimli.
Kuruçeşme Divan, sevdikleriyle beraber havuz keyfini yaşamak isteyenler için ideal. Bir kişilik sezonluk ücret 450 YTL iken iki kişilik sezonluk ücret 650 YTL olarak belirlenmiş.
09.00-16.00 saatleri arasında sürecek havuz keyfi, çeşitli lezzetlerle de katlanıyor. Özel havuz mönüsünün bulunduğu pub’tan % 15 indirim imkânı ile faydalanabilen havuz misafirleri, ideal bir geçirebilecekler.
Telefon: 0212 257 71 50 Otel Euro Plaza
Otel Euro Plaza, sauna, jakuzi, buhar odası, fitness salonu, açık ve kapalı yüzme havuzlarıyla spor, dinlenme ve sağlık imkânları sağlık kulübü çatısında birleştirerek ideal bir program sunuyor. Hizmetlerden günlük faydalanılabildiği gibi aylık, 3 aylık ve 6 aylık üyelik seçenekleri de mevcut.
10.00-22.00 saatleri arasında kapalı havuz ve 10.00-21.00 saatlerinde de açık havuz hizmetinizde.
Dilerseniz günün yorgunluğundan 14.00-21.00 saatleri arasında sunulan masaj hizmeti ile kurtulabilir; sporla ve huzurla geçen bir günün keyfini yaşayabilirsiniz.
Misafirlerin sağlık kulübünden faydalanırken her türlü yiyecek, içecek servisinden de yararlanabildiği Otel Euro Plaza, bu yaz İstanbul’da ideal havuz seçenekleri arasında yer alıyor.
Telefon: 0212 254 59 00 / 5034
İstanbul’da yer alan diğer havuzlar ve telefonları... Darüşşafaka Wall Street City Club
Tel: 0 212 286 26 76 Divan-Zekeriyaköy
Tel: 0 212 202 61 14/15 Enka Spor Kulubü
Tel: 0 212 276 50 84 Hilton
Tel: 0 212 315 60 00 Hyatt Recengy
Tel: 0 212 225 70 00 İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü
Tel: 0 212 259 69 04-0 212 261 61 98 Klassis Resort
Tel: 0 212 727 40 50 Marmara Spor Kulübü
Tel: 0 216 326 12 52 Bakırköy Su Sporları Kulübü
Tel: 0 212 660 30 81 İstanbul Yüzme İhtisas Kulübü
Tel: 0 212 259 34 21 Galatasaray
Tel: 0 216 414 53 73 Fenerbahçe
Tel: 0 216 345 05 35 Olimpiyat Spor Kulübü
Tel: 0 212 572 93 92
İSTANBUL’DA DENİZE YENİDEN MERHABA
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını 1950’lerde yaşayanlar bilirler. O zamanlar İstanbul kıyılarından denize girilirdi. Hafta sonları çoluk çocuk Moda, Kalamış, Fenerbahçe, Suadiye, Menekşe, Caddebostan, Florya plajlarından denize girer, vücutlarını kışa hazırlarlardı. Önce denize girilir ardından Çamlıca gazoz içilir, akşam da yazlık gazinoda Türk Sanat müziğinin altın seslerinden konserler dinlenirdi. Ancak zamanla İstanbul plajları şenlikli günlerini geride bıraktı.
Son iki yıldır Büyükşehir Belediyesi İstanbulluları yeniden denizle buluşturmak için eski İstanbul’un görkemli plajlarını açma çalışmalarına başladı ve geçtiğimiz yıl Caddebostan Plajı yeniden açıldı. Menekşe, Suadiye, Florya, Fenerbahçe plajları da bu yıl içinde İstanbulluların hizmetine girdi.
40 yıl sonra Caddebostan plajı
Geçtiğimiz yaz sezonu açılan ve denize girme adabı üzerine büyük tartışmalar yaratan Caddebostan Plajı, bu yıl da İstanbulluları ağırlayacak. 2 bin kişilik plajda şemsiye ve şezlong ücretleri 1-2 YTL. 25 soyunma kabininin hizmet verdiği plaja duşlar da yerleştirilmiş. Cankurtaranların ve güvenlik görevlilerinin de bulunduğu Caddebostan Plajı’nda bulunan büfelerden acıktığınızda içecek, sosis, tost veya sandviç alabilirsiniz.
Menekşe Plajı
Geçen yıl açılması planlanan ve sağlık ve hijyen koşulları yüzünden açılışı bu yıla ertelenen Menekşe-High Life Plajı için 5 bin metreküplük yeni kum serildi ve kumsal yeniden düzenlendi. Ayrıca 140 dönümlük bir alan üzerinde 3 adet büfe, soyunma grupları, WC, çocuk oyun grupları, duşlar, yeşil alan, otopark çalışması yapıldı. Atatürk’ün de denize girdiği Menekşe Plajı’nda 208 araçlık otopark alanı da belirlendi.
Florya Plajı
Florya Plajı’nın ise 15 bin metreküp taşıma kum ile yeniden düzenlendi. Florya Plajı’nda; 4 büfe, 910 dolaplı emanetçi, 23 tuvalet, 12 depo, 100 soyunma kabini, 83 duş, 48 lavabo buluyor.
Fenerbahçe Plajı
“Fenerbahçe Club” adıyla hizmete açılan plaj 4 bin metrekarelik alan üzerinde kurulu. Mısır’dan ithal edilen 35 palmiye ağacı ile süslenen plaja Tekirdağ’dan getirilen 400 metreküp kum serildi. Özel güneşlenme kabinleri ve minderleri, bambu şezlongları ile şık bir mekân haline getirilen plajda son derece modern soyunma kabinleri, özel duş ve tuvaletler, özürlü tuvaletleri, kafeterya ve restoran da yer alıyor. 170’i şezlonglu olmak üzere 400 kişiye aynı anda denizden yararlanma hizmeti veriyor.
Kilyos Plajı
İstanbul’un telaşından biraz olsun uzaklaşmak ve denizin tadını çıkarmak isteyenler için kent merkezine 1 saat uzaklıkta olan Kilyos Plajı, göz alabildiğince uzanan kumsalı ile İstanbulluları ağırlıyor. Karadeniz sahilinin gözbebeği olan Kilyos, serin suyu, kır lokantaları, plaj etkinlikleriyle özellikle haftasonu kaçamakları için iyotlu, yosunlu, sıcak bir alternatif oluşturuyor.
İSTANBUL’UN PLAJ KULÜPLERİ (BEACH CLUB’LAR)
Çalışmak zorunda olduğu için İstanbul’da kalacakların imdadına alternatif hizmetleriyle son yılların trendi plaj kulüpleri de yetişiyor…
İşte İstanbul’daki beach club’lar...
Boğaziçi Üniversitesi’nin Kilyos Sarıtepe Kampüsü’nde faaliyet gösteren Burç Beach, 1,5 km’lik bir kumsala sahip. Kuma batıp çıkmadan minder üzerinde konforlu bir biçimde güneşlenmeyi tercih edenler için kumsalın hemen gerisinde ahşap bir platform yükseliyor.
Bu platformun arkasında her türlü içkiyi bulabileceğiniz bir bar; hot-dog, hamburger, sandviç satan bir yeme-içme bölümü ve mükellef bir yemeği tercih edenler için de balık ve et yemeklerinin sunulduğu bir restoran mevcut.
Güneşlenmekten sıkılan ve farklı aktiviteler denemek isteyenler için kiteboard, katamaran ve wind surf gibi su sporlarını eğitmen gözetiminde yapabilmek mümkün. Dileyenler plaj voleybolu ve futbolu turnuvalarına katılabilir ya da keyifli maçları izleyebilirler. Akşam saatlerine doğru, barın hemen önündeki ahşap platformda, plaj partiler düzenleniyor.
Burç Beach, dışarıdan gelen misafirler için hafta içi 20, hafta sonu ise 25 YTL.
Adres: Kilyos
Telefon: BUMED 90 212 359 58 19
Denizden direkt ulaşım imkânı, Sabiha Gökçen havalimanı ve Formula 1 yarışlarının düzenlendiği İstanbul Park’a olan 10 dakikalık mesafesi ile şehrin yanı başında yer alan Dodo Beach Club, özellikle Anadolu Yakası’nda ikamet eden İstanbulların tercihi…
Deniz, kum ve güneşin keyfini çıkarmanın yanı sıra dev ekranda dünya kupası maçlarını izleyip, açık büfe kahvaltı yapabileceğiniz mekânda, Skyy Restaurant, Rodizio Steak House, Escobar ve Coffee Corner da, güzel bir yemeğin tadını çıkarmak, kahvenizi yudumlamak ve müzik eşliğinde eğlenmek için birebir şık mekânlar...
Dodo İstanbul Sea Club’a hafta içi 20 YTL, hafta sonu 25 YTL’ye girebiliyorsunuz. Bu fiyata 1 bira ve 1 patates veya kahvaltı dâhil…
Adres: Ankara Mercan Çınarlı Sok. No:1 Tuzla
Telefon: 0216 446 87 37
İstanbul Rumeli Feneri Marmaracık Koyu’nda eski Vosvos Camping’in yerinde bulunan Golden Beach Club, 5 yıldızlı bir tatil köyü.
Butik oteli, bungalow evleri, snack barı, deniz ürünleri ve dünya mutfaklarından örnekler sunan restoranı ve beach barı ile Golden Beach Club, misafirlerinin konforunu en ince ayrıntısına kadar düşünmüş bir mekân.
ATV safari turu, dalış, paintball, plaj voleybolu yanı sıra mini golf sahası, tırmanma duvarı, buggy, orienting, bisiklet parkuru ve deniz trambolini de ziyaretçileri bekleyen aktiviteler arasında…
Plaja giriş ücreti hafta içi 10, hafta sonu 15 YTL olarak belirlenmiş.
Adres: Rumeli Feneri Köyü, Marmaracık koyu, Sarıyer
Telefon: 0 212 325 55 85
Büyük festivallere ve konserlere ev sahipliği yapan Solar Beach, Kilyos sahilinde 700 metrelik özel bir plaja sahip.
Solar Beach, Changchun Legends, Okka Express, Pizza di Parma, T Packed Tastes restaurantları, snack barı, güneşlenme terası ile hizmet veren hayli büyük bir mekân. Basketbol, plaj voleybolu, su sporları, bungee jumping ve tırmanma duvarı gibi olanaklar sunan tesiste kiteboard yapma imkânı da bulunuyor.
Solar Beach geceleri de hayli renkli… Gündüzleri deniz ve kumsalın keyfini çıkardıktan sonra, akşamları da mekânda yer alan iki büyük festival alanında düzenlenen parti ve konserlere katılabilirsiniz. Gece geç saate kalırsanız endişelenmeyin, şehrin merkezine her saatte servis bulabilmeniz mümkün. Arabayla gelenler için, alt otoparkı tercih etmelerini öneririz, üst otoparkı kullandığınız takdirde kumsala bir hayli yürümek zorunda kalabilirsiniz.
Adres: Kilyos sahil şeridi
Telefon: 0212 201 25 80
Kilyos ve Demirciköy arasında yer alan Dalia Beach Club, ağaçlarla çevrili, sakin ve doğa ile iç içe bir mekân. Tesiste, günlük balık çeşitlerini bulabileceğiniz Dalia balık restoranı, aperatif snackler bulabileceğiniz Amigo’s Beach Food ve kahve çeşitleri tadabileceğiniz John’s Coffee bulunuyor.
Trekking, plaj voleybolu ve rüzgâr sörfü yapılabilen aktiviteler arasında. Gün batımı partileri ile şenlenen mekâna hafta içi 20, hafta sonu 25 YTL’ye girebiliyorsunuz.
Adres: Demirciköy Sarıyer
Telefon: 0212 204 01 69
KAYNAK: www.İstanbul.com
3 Mart 2008 Pazartesi
Toscana'da kış romantizmi
Servi ağaçlarının uzandığı puslu dağ yollarından, karla kaplı tepelerden geçip ulaşılan kasabalarda ortaçağ atmosferi hüküm sürüyor. Öylesine romantik bir hava var ki çevrede, taş sokaklarda koşturan turistler ve Toscanalılar birbirlerine kırk yıllık dostmuş gibi davranıyor. Restoran sahipleri meraklı konuklarını aile sofrasında ağırlıyor, bar işletmecileri en nadide içkilerini ikram ediyor.
Toscana'yı gezmek, daha iyi tanımak için otobüslere doluşmuş kalabalık turist gruplarının karınca gibi bölgeye yayıldığı yaz ayları yerine kış dönemini tercih ettik. Doğanın sessizliğe büründüğü, yolların boşaldığı, güzelliklerin tadına doyasıya varılacak bu dönemde yola çıktığınızda İtalyan usulü romantizmi de yaşama fırsatı buluyorsunuz.
GÜNÜMÜZDE ORTAÇAĞI YAŞAMAK
İlk durağımız beni çok etkileyen tarihi kasabalardan Montepulciano. Otobandan ayrılıp dar bir yolda kıvrılarak ilerlerken, tepeye kurulmuş bu büyülü kasaba çıkıverdi karşımıza. Görüntü, eşimle ikimizi yüzyıllar öncesine götürdü. Tarih olduğu gibi korunmuş, zamanımıza ait her şey adeta gizlenmişti. Uçuşurcasına yağmaya başlayan kar, köyün muhteşem güzelliğine eklenince kendimizi bir masal aleminin içinde bulduk. Bu gizemli kasaba bizi bir tılsımın içine çekti adeta.
| Montepulciano |
Eski yerleşimlerin bulunduğu bölgeye taştan yapılmış tarihi bir kapıdan girdik. Corso Caddesi'ni takip ederek meydanların, gösterişli evlerin, sarayların arasından dik tepeye tırmandık. Otomobilimizi en tepedeki parkta bırakıp hemen yakındaki Duomo Meydanı'na yürüdük. Kasabanın en büyük kilisesinin yanındaki, şehrin en eski oteli Albergo Duomo birkaç günlüğüne evimiz olacaktı.
Çevreyi tanımak için hemen yürüyüşe çıktık. Toscana vadisinin sihirli atmosferini, bizim gibi, kışın görmek isteyen birkaç çift ellerindeki rehberlerle sokaklardaydı. Hemen hemen aynı rotayı takip ediyorduk... 14 bin kişinin yaşadığı Montepulciano, deniz seviyesinden 605 metre yükseklikte. Rahip Politanus'un rehberdeki notlara göre, kasaba 715'te kurulmuş. Son dönemde yapılan kazılar kaledeki en eski kalıntılarının Romalılar ve Etrüsklere dayandığını gösteriyor. Halkı tarih boyunca Arezzo, Siena ve Floransa'yla sürekli savaşmak zorunda kalmış. Mimari güzelliğini Polizano adıyla bilinen hümanist şair Angolo Ambrogini'ye (1434-1494) borçlu. Şair, çağının ünlü zengini Lorenzo Medici'nin hem arkadaşı hem hocasıymış. Mediciler kasabanın gelişmesinde önemli rol oynamış. II Dünya Savaşı'nda geri çekilirken, az kalsın Almanlar yapıları havaya uçuracakmış. Origo kontu ve güzel eşi sayesinde kurtulmuşlar. Sadece doğu kapısı büyük hasar görmüş.
Antonio da Sangallo'nun tasarladığı 16.yy surlarının içindeki sokaklar, kimi yerlerde daracık merdivenlerle birbirine bağlanıyor. Turumuza kasabanın kuzeydoğu girişindeki Porta al Prato'dan başladık. Trapez şeklindeki bu kapının üst bölümü surların devamında birleşmiş. Üzerinde çok güzel rölyefler var. Corso Caddesi'nden devam ettiğimizde yolumuza Rönesans ve geç Rönesans'tan kalma pek çok ev, saray çıkıyor. Gerçek bir ortaçağ atmosferi görmek için alt paraleldeki Via Della Cantine sokağına inmek gerekiyor. Antik Roma caddesi görünümündeki Corso'dan yürüdüğünüzde ise Marcus sütunuyla karşılaşıyoruz. Üzerindeki aslan figürü Floransa'nın simgesi. Montepulciano, Siena'dan alınınca zaferin anısına dikilmiş. Yanıbaşındaki, 16. yy'dan kalma Avignonesi Sarayı'nın ön cephesi çok güzel. Bu güzelliği seyrederken yorulanlar için taş koltuklar konulmuş önüne. Coconi ve ön cephesindeki taş Etrüsk rölyefleriyle ünlü Bucelli sarayları hemen yakında.
Şehrin en güzel yapısı Michelozzo'nun 1427'de yaptığı Sant Agostino Kilisesi. Yapı üç katlı. En gösterişli bölümü, Korint sütun başlıklarıyla süslenen alt kat. Kilisenin tam karşısında Pulcinel Kulesi bulunuyor. Tuğla kulenin tepesindeki çan saat başlarında çalıyor ve kukla oynuyor. Ana meydan şehrin en yüksek noktasında. Çevresindeki binalarca adeta izole edilmiş. Palazzo Tarrugi Sarayı hemen belediye binasının yanında 16. yy.'dan kalma bir yapı. Yanındaki Aslanlar Çeşmesi'nin üstünde Medici arması dikkat çekiyor.
RESTORANDA AİLE YEMEĞİ
Palazzo Communale (Belediye Sarayı) meydanın doğu tarafında. Yüksek kulesiyle dikkati çekiyor. Mimarı Michelozzo. Floransa'daki Palazzo Vecchio'nun küçük bir kopyasına benzeyen gotik yapı, Montepulciano'nun Floransa'ya bağlılığını simgeliyor. Ricci, Cevrini, Contucci, Neri, Orselli saraylarını ve Polizano'nun yaşadığı evi gördükten sonra, çevredeki en büyük kiliseye uğradık. Ana meydandaki Duomo, 1592 - 1630 arasında yapılmış. Kulesi gibi ana yapı da tamamlanmamış izlenimi veriyor.
O gün kasabanın tüm sokaklarına girip çıktık, evlerin avlularına, bahçelerine baktık, inceledik. Ayak seslerimiz boş sokaklarda yankılandı. Saraylar boştu. Taş binaların içi, sokaklar loştu. Tüm bunlar bizi ortaçağın o garip hüznüne, gizemli havasına soktu. Bu güzeller güzeli kasaba "Cennet", "İngiliz Hasta" ve "Bir Yaz Gecesi Rüyası" gibi filmlere platoluk yapmış. Ayrıca kırmızı şarabı Vino Nobile çok ünlü.
Gezerken uğradığımız, 1868'den beri hizmet veren Cafe Poliziano'yu çok beğendik. Zemini terracota ve seramik bordürlerle adeta halı gibi döşenmişti. Perdeleri, koltukların ve duvarların renkleri, iri yeşil yapraklı dev saksı çiçekleri, tablolar, şık avizelerle misafirlere tam bir saray ortamı yaşatıyordu. Salonun altında küçük sanat galesinde çeşitli objeler sergileniyor. Balkondan Valdichiano'nun nefis manzarasını görmek mümkün. Turistler bol bol fotoğraf çekiyor. Onlar fotoğraf makineleriyle zamanı durdurmaya çalışsın, Montepulciano bunu çoktan başarmış.
Kar yağarken Cittino adlı küçük restorana girdik. Restoran sahibi aileyle sohbet ettik. Güzel sebze yemeklerini bizimle paylaştılar. Özellikle fasulye, nohut, buğday ve pek çok sebzeden yapılmış, suyu az sebze çorbası unutulmazdı. Yemeğimize eşlik eden taze Montepulciano şarabının etkisiyle o gece deliksiz uyuduk.
Ertesi gün güneşli bir sabaha açtık gözlerimizi. Önce kasabanın simgesi San Biagio'ya gittik. Şehir surlarının eteklerindeki yapı, 16. yy. başında Antonio da Sangallo tarafından bal ve krem rengi traverten taşından, Rönesans üslubunda yapılmış. Bu üslubun bölgedeki en güzel örneklerinden biri. Bahçesinden kasabayı çok güzel bir açıdan seyredebiliyorsunuz.
RÖNESANS KÖYÜ PIENZA
Montepulciano'ya 12 kilometre uzaklıktaki küçük ve şirin bir kasaba Pienza. Yemyeşil bir vadiyle çevrilmiş, düzenli,
| Pienza |
Pienza küçük, şirin düzenli bir köy. Temiz çiçekli sokaklara ve bölgenin güzel kırsal alanına bakan şahane bir manzaraya sahip. Güneşli bir kış sabahı, kilisenin arkasındaki surlardan, Toscana vadisinin huzur veren ve rahatlatan güzelliğini seyrettik. Sonra, Corso Rossellino üzerinde küçük bir kafede mola verdik. Espressomuzu içtikten sonra köyü ikiye bölen ana caddeden ilerledik. Pius öncesi Pienza'ya ait San Francesco kilisesini, ardından Piazza Dante'yi gezdik. Tüm sokaklara girip şehri gezmemiz üç saatimizi aldı. Köy çok küçük olduğu için haritalar aldatıcı olabiliyor. Duomo'su 1459'da mimar Rossellino tarafından yapılmış. Kilise 2.Pius'un ısmarladığı vitraylı pencerelerle aydınlanıyor. Papa katedralin hümanist çağı sembolize edecek (Domus Vitrea), yani cam ev olmasını istemiş. Duamo'nun yanındaki Palazzo Piccolomini Sarayı'nda 1968'e kadar kadar 2. Pius'un torunları oturmuş. Papanın özel eşyalarının bulunduğu yatak odası ve kütüphanesi halka açık. Sarayın arka tarafında revaklı bir avlu var. Bahçeye bakan üç katlı bir dinlenme locası da bulunuyor.
Pienza aynı zamanda bir tarım kasabası. Koyun sütüyle yapılan ünlü peynirleri Pecorino tüm dünyada biliniyor. Bu ürünlerin satıldığı pek çok dükkan var kasabada.
ŞARABIN BAŞKENTİ: MONTALCINO
5 bin nüfuslu Montelcino'ya yine güneşli bir kış sabahı vardık. Bağcılık ve şarapçılıkla geçinen köy, şarapları sayesinde turistlerin de gözdesi. İtalya'nın hatta pek çok kişi için dünyanın en güzel kırmızı şarabı Brunello di Montalcino bu köyde üretiliyor. Bölgedeki hemen tüm kasabalar şarap üretmesine rağmen Montalcino şarabının tadı ve lezzetindeki ahenk bir türlü izah edilemiyor. Köyün ikinci ünlü madalyalı şarabı ise Rosso di Montelcino.
Tepenin üzerine kurulmuş bu ortaçağ köyünün en yüksek yeri, 14. yy.'dan kalma Fortezza Kalesi. Köy de bu kalenin etrafında gelişmiş. Turumuza, kaleden ve 1571'de 1. Cosimo tarafından eklenen surlardan başladık. Bu noktadan Crete ile Val D'orcia'nın yeşil tepelerinin manzarası muhteşemdi. Çevrede yürürken küçük bir şarap dükkanı dikkatimizi çekti. Küçük köyün şarapçısı bizi şaşırtacak kadar geniş kava sahipti.
Köy tarihe 1555'te Siena Cumhuriyeti'nin son kalesi olarak geçmiş. Floransalıların kuşatmasına 4 yıl dayanmış. Bu yüzden, günümüzde düzenlenen törenlere Siena'daki Palio'dan önce Montalcino köyünden bayrak taşıyıcılar öncülük ediyor. Meryem Ana anısına düzenlenen Palio, Toscana bölgesinin en ünlü festivallerinden biri. Her yıl Siena'nın Campo Meydanı'nda 2 Temmuz (Ziyaret Yortusu) ve 16 Ağustos (Meryem'in göğe yükseliş günü) arasında gerçekleştiriliyor. Yarışmacılar eğersiz ata binerek hünerlerini gösteriyor. Kazananın ödülü bayrak. At yarışı sadece 90 saniye sürse de öncesindeki gösteriler, sonrasındaki kutlamalar haftalarca devam ediyor.
Kaleden sonra ana meydana, Piazza de Popolo'ya vardık. Belediye Sarayı (Palazzo Communale) ve yanındaki 13. yy'dan kalma antik kule bu meydanı süslüyor. Belediye sarayı şarap sergilerine ev sahipliği yapıyor. Hava soğumuştu, ısınmak için yakındaki 19. yy kalan Cafe Fiaschettaria'ya girdik. Birer fincan çay istedik. Dekorunu incelemeye başladık. Aynaları, klasik bar tezgahı göz alıcıydı. İçeride yıllanmış çok özel şarapların satıldığı bir özel bölüm bulunuyordu. Şarap fiyatlarını öğrendiğimizde, odada bir hazine bulunduğunu anladık. Toscana'nın zümrüt yeşili kırlarına ve tepelerine doyarak günü tamamladık.
| San Gimignano |
Son durağımız Toscana'nın en meşhur, en çok ziyaret edilen kasabası San Gimignano. Dükkanları, sanat galerileri, pek çok kafe ve restoranları ve seramik sanat atölyeleriyle dikkat çekiyor. Kasabanın siluetini 13. yy'dan kalma uzun kuleler oluşturuyor. 72 kuleden günümüze sadece 15'i kalmış. Bu penceresiz sade kuleler sahiplerinin servetinin sembolü olarak yapılmış, gerektiğinde savunma amacıyla da kullanılmış.
San Gimignano Roma ile kuzey arasındaki ticaret ve hac yolu olan via francigena üzerinde bulunuyordu. Konumu sayesinde ortaçağda çok gelişti. Veba salgını ve aristokratlar arasındaki çekişmeler yüzünden kasaba zayıf düştü. 1348'de Floransa'nın himayesine girdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra turizm ve şarap üretimi sayesinde yıldızı tekrar parladı. Günümüzde 7 bin kişi yaşıyor. Kasaba, 1990'da UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış.
Otomobilimizi şehir surlarının dışındaki parklardan birine bıraktık. Güney kapısı Porta san Giovanni'den girdik. 1237'de yapılan kapı 1262'de güçlendirilerek ana surlara bağlanmış. Kışın ortası olmasına rağmen turistlerin çokluğu dikkatimizi çekti.
KİLİSE ŞARAP MAĞAZASI OLMUŞ
Kapıdan geçer geçmez karşımıza çıkan turistlik mağazalar Via san Giovanni boyunca sıralanmıştı. Ana caddeden kuzeye yürüdük. Artık ibadet amacıyla kullanılmayan San Francesco Kilisesi, yerel Vernaccia beyaz şaraplarının satış merkezi olmuş. Sağ ve sol yanımızda birbirinden güzel seramiklerin sergilendiği dükkanların vitrinlerine bakarak ilerledik. Caddenin sonunda bir ortaçağ kemeri vardı. Altından geçip güzel bir meydana vardık. Birbirine bağlı iki merkezi meydandan ilkinde, Piazza della Cisterna'da mola verdik, aynı adlı kafede oturup kış güneşinin tadını çıkardık. Yazdan kalma sıcacık bir gündü. Meydana adını ortasındaki kuyu vermiş. 1346'da Malavolti'nin yaptığı kuyu içme, temizlik, yangın söndürmede kullanılmış. Meydan farklı usluplarda saray ve yapılarla çevrili. Gotik stildeki Tortoli Sarayı ile Toscana mimarisinin örneklerinden Ridulfi ve Lotti sarayları uyum içinde. Meydan şehrin en eski sokağı Via del Castello'ya açılıyor. Biz, yakındaki Piazza del Duomo'ya geçiyoruz. Burada kasabanın iki önemli mekanı var. 10.yy'da yapılan Collegiata, bir zamanlar şehrin en büyük kilisesiymiş. Ön cephesi çok sade, içeri girdiğimizde muhteşem bir yapıya dönüşüyor. Tavanları altın yaldız, fresklerle kaplı. Eski ahitteki sahneler resmedilmiş. En ünlüsü Havva'nın Adem'in kaburga kemiğinden yaratılması sahnesi. Kilisenin bitişiğindeki müze 1311'de yapılan, 54 metrelik kulesiyle (Torre Grossa) turistleri çekiyor. Kuleden manzara enfes. Müzedeki bir resimde, Aziz Benedikt'in elinde görülen kasabanın silüeti neredeyse hiç değişmemiş.
Kuzeye doğru yola devam ettiğimizde Via san Matteo'ya ulaşıyoruz. Cadde boyunca sanat galerileri, antik kuyumcular, hediyelik eşya mağazaları, kafe, restoranlar sıralanmış. Caddeye adını veren kapıya kadar yola devam edip doğuya döndük. Şehrin en önemli yapılarından San Agostino karşımızdaydı. Yapının mimarı Vantivelli, dış cephesi son derece sade tasarlanmış yapının iç mekanlarına tezat yaratacak rokoko tarzını uygun görmüştü. Yorgunluğumuz atmak için küçük meydanlardan Piazza della Erba'daki bir kafeye oturduk. Mozerella, domates ve penne tattık. Yanında taze şarap ikram ettiler. Üstüne kahvemizi de içince kendimize geldik. Dönüşte, 1353'te yapılan Rocca'ya (kale) çıktık. Manzara nefisti. Soğuğa rağmen ressamlar toplanmıştı kalede. Tuvallerine aktarıyorlardı ölümsüz manzarayı. Haksız sayılmazlardı, bu manzarayı hafızamıza kazımak için defalarca gelmeye değerdi Toscana'ya.
Hürriyet 09 Şubat 2008
Venedik Karnavalı'nın baş müdavimi Sultanahmet'ten halıcı Murat Kale
Evli, üç çocuk babası Murat Kale'yi, beş yıldır Avrupa'nın bir başka kentine taşıyan bir hobisi var: Venedik Karnavalı'nda kostüm giymek. Malatya Pötürgeli Murat Kale, ilkokulu bitirip 15 yaşında İstanbul'a akrabalarının yanına çalışmak için gelmiş. Halıcılığa, halı tamirciliğiyle başlamış, 1989'dan beri satış yapıyor: "Hayatta en çok zorluk çektiğim şey, okuyamamış olmak. Üç buçuk aylık İngilizce kursundan sonra hep sokak İngilizcesiyle, konuşarak gelişti İngilizcem."
Amcasının Sultanhamet'teki dükkanında, birlikte çalıştığı kuzenleriyle, 8 yıl önce Amerikalı bir turist grupla tanışıyor. Almanya'da Amerikan üslerinde çalışan Amerikalı öğretmenler bunlar. Dost oluyorlar. Öğretmenler her yıl Türkiye'ye geliyor, diyalog sürüyor. 2002'de Murat Kale ve kuzenlerini, üslerde yapılan bir fuarda halı standı açmak için Almanya'ya davet ediyorlar: "Almanya'dayken bize her yıl Venedik'e gittiklerini, orada kostümler giydiklerini anlattılar, bizi de çağırdılar. Bizim arkadaşlar 4-5 kişiydi; Peggy, Mary ve Karen ve Nancy. Ama Venedik'e giden grup 16-18 kişiye çıkıyordu. İlk sene bir şey giymedim, onları kamerayla çektim."
BEN GİYMEM DESE DE İTİRAZI FAZLA SÜRMEDİ
Tiyatro sahnesinin kulisi gibi, karnavala çıkmadan önce otel lobisinde herkes toplanıyor, son rötuşlarla ilgileniyor, birbirinin kıyafetine yardım ediyordu. Bu sahne bile Murat için ilginçti: "Her sene yeni kostüm dikiliyor. Eski kostümler arkadaşlara ödünç veriliyor. Kostüm tasarımları tamamen kendilerine ait. Arkadaşlar birbirine bakıp, bu sana yakıştı ya da yakışmadı, diyor. Gruptaki bir Alman erkek, bir sonraki sene sen de giy, bunda kötü bir şey yok, dedi."
Serde ağır abilik vardı, önce "Yok canım ben giymem öyle kostüm" dedi Murat Kale. Ama bir sonraki yıl yine aynı grupla karnavala gidince denemeye karar verdi. Bugün Murat Kale, Venedik Karnavalı grubunun bir parçası: "Yıllardır Almanya'ya gidiyorum. Tanıdığım Amerikalı öğretmen sayısı 200'ü bulmuş olmalı. Almanya'ya gittiğimde hiç otelde kalmam, hep arkadaşların evlerinde kalırım."
FOTOĞRAFÇILARIN HÜCUMUNA UĞRADI
Murat Kale, beş yıldır karnavala kostümle katılıyor. Ama sahneye, yani Venedik sokaklarına kostümle attığı o ilk adımın anısı başka: "Grupla birlikte bana da bir kostüm hazırladık. Sokağa çıkınca bir baktım, önümde 50 fotoğrafçı yerlere yatmış fotoğraf çekmek için birbirini eziyor. Bana o kadar tuhaf göründüler ki ben de cebimden kendi makinemi çıkarıp onların fotoğrafını çektim. Gülmekten kırıldılar." Kale'nin anlattıklarına bakılırsa, Venedik'te kostüm giyenler birden popülerleşiyor. Kendini fotoğrafçıların ortasında buluyor, hatta film yıldızları gibi flaşlardan bunalıyor.
Murat Kale'nin grubu her yıl karnaval öncesi hummalı bir hazırlık yapıyor. Grup üyelerinden bazıları Türkiye'ye gelip Kapalıçarşı'dan kumaşlar, süslü şeritler, kavuklar, şallar, kaftanlar, aksesuvarlar alıyor. Kostümlerini elle dikiyorlar. Grup kalabalık olduğunda bir otel kapatılıyor. Bazıları çocuklarıyla geliyor. Zaten hepsi bir aile gibiler. Her yıl ocak sonu, şubat başında düzenlenen karnavala onlar gibi bir sürü grup daha, yüzlerce kostümlü katılıyor.
TÜRK FOTOĞRAFÇIYA RASTLADI
Artık Murat Kale için fotoğrafının çekilmesi çok normal. Bir keresinde saatlerce ayakta durmaktan yorulup bir kenarda maskeyi kaldırıp sigara içti. Bu görüntüsü de hemen yakındaki fotoğrafçıların objektifine yakalandı. Giysilerinin ve maskelerinin güzel olduğuna şüphe duymuyor. Bazı fotoğrafları seçilip Venedik kartpostalları arasına bile girdi.
Geçen yıl fotoğrafını çeken kalabalık arasında bir çiftin Türkçe konuştuğunu duydu. Bunlar, panaromik Venedik Sergisi için çekim yapmaya çalışan fotoğrafçı Tamer Hartevioğlu ve eşi Selin'di: "Önümde fotoğraf çeken gruptan biri (Selin) itiş kakış arasında Türkçe, biz burada böyle fotoğraf çekemeyiz, dedi. Ben de maskenin altından, çekersiniz, dedim. Aaa, maskeli bir Türk, dediler şaşkınlıkla. Otele geldiler, arkadaş olduk." Murat Kale'yle tanışmak, Tamer Hartevioğlu ve eşine çoğu fotoğrafçıyı kıskandıracak bir avantaj sağladı. Murat tüm arkadaşlarını sabahın köründe meydanda toplayarak onlara poz vermelerini sağladı.
MASKE ALTINDAN SOHBET
Acaba başka Türk var mı maskeliler arasında? Murat şimdiye kadar rastlamamış: "Diğer gruplarla maske altından konuşuruz: Nereden geliyorsunuz, kostümünüz çok güzel, malzemeleri nereden aldınız, gibi. Turist olarak gelen çok Türk var ama ben hiç kostümlü Türk görmedim. Herkesin bir Venedik kartviziti vardır, istediğine kart verirsin. Verilen kartlarda da hiç Türk ismine rastlamadım."
Aralarında sanatçı yok ama belki de içlerindeki sahneye çıkma duygusunu bu yolla tatmin ediyorlar; "Akşam otelde herkes günün nasıl geçtiğini, nasıl fotoğraflarının çekildiğini anlatır. Bu bir eğlence, kendini değişik gösterme... Biz 3-4 gün kalıyoruz Venedik'te. Herkes kendi masraflarını karşılıyor. Hiç harcamasan 1000 Euro'ya yakın para gider; kıyafetlerin masrafı hariç tabii."
Murat Kale, seneye karnavala bir Osmanlı padişahının kıyafetiyle katılmak istiyor.
Hürriyet 09 Şubat 2008
En az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş ülke
En az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş ülke
Borges'in Arjantin'i sevmediği rivayet edilir.
Arjantin'in Borges'i sevdiği kesin oysa.
Gider gitmez ünlü yazarın doğduğu evi, yaşadığı mahalleyi, gezindiği yerleri merak ettim.
Güney Amerika'nın bu en Avrupalı yazarı nerelerde yaşamış, nerelerde yazmıştı?
1975-76 yılında, Paris'te kendisiyle yapılan uzun söyleşinin filmini izlemiştim.
Kitaplarla dolu geniş salondaki kulaklı koltukta oturan seyrek saçlı yaşlı adam, kendisine yöneltilen soruları görmeyen gözlerini açık pencereden dışarıya dikerek yanıtlıyor; hayatı, çocukluğu, kitapları hakkında uzun uzadıya konuştuğu halde, sokakta olup bitenle ilgili soruları ya üstü kapalı ya kaçamak cevaplarla geçiştiriyordu.
Söyleşinin sonunda ona hayranlığı gözlerinden okunan genç bir kadının koluna girip dışarı çıkmış, yaşlılara özgü küçük adımlarla arkadaşlarıyla buluşacağı kahvenin yolunu tutmuştu.
Arjantin'in dar kapıdan geçtiği zorlu yıllardı.
Sonraları otuz bin kişinin hayatına mal olan bu karanlık dönem hakkında yazmamış, daha doğrusu yeterince yazmamış olmakla kıyasıya eleştirilecek, gelgelelim bu eleştiriler onun ülkenin en büyük yazarlarından biri olduğu olgusunu değiştirmeyecekti.
Evini bulmakta zorlanmıyorum: Buenos Aires'te yüzlercesine rastlanan büyük, kunt bir bina. Onu özel kılan Borges'in uzun yıllar orada yaşamış olması.
Arjantin, çoğunluğu İtalyan olmak üzere İspanyol, Fransız ve Alman göçmenlerden oluşan halkından dolayı aslında Güney Amerika'dan çok bir Avrupa ülkesine benziyor.
Buenos Aires de öyle.
Biraz Paris, biraz Madrid karışımı bir şehir hayal edin ve bu karışıma bolca Latin ruhu ekleyin.
Avrupa şehirlerinde olduğu gibi buradaki binaların cephelerinde de o binada yaşamış ünlülerin adlarını gösteren plaketler var.
Evi zorlanmadan bulma nedenim bu.
Adı verilen sokağı da.
Palermo Mahallesi'ndeki sokakta biraz dolaştıktan sonra acıktığımı hissediyor, sıklıkla gittiğini bildiğim Tortoni kahvesini aramaya başlıyorum.
Tortoni, toplandıkları meydandan ötürü Mayo anneleri de denilen; yıllardır bıkıp usanmaksızın ellerinde tuttukları silik fotoğraflarla kayıp çocuklarının, kim bilir kim tarafından evlat edinilmiş torunlarının izini arayan annelerin buluştuğu; ortasında ulusal kahraman Marti'nin heykeli olan, meydana uzak olmayan bir caddede karşıma çıkıyor.
Bundan tam 150 yıl önce, 1858'de Tango akademisi olarak kurulan, izleyen yıllarda tango salonunun yanına eklenen bölümle birlikte Arjantin entelijansyasının buluşma yeri haline gelen bu ünlü kahve, ellili altmışlı yıllarda İstanbul aydınlarının mesken tuttuğu Markiz pastanesinin Buenos Aires şubesi gibi.
Kimler gelip geçmemiş ki?
Duvarlardaki fotoğraflara, mekanı dolduran heykellere, müdavim ressamların ödeyemedikleri hesaplara karşılık hediye ettikleri resimlere bakılırsa Buenos Aires'te yaşamış ve yaşayan bütün sanatçılar, dünyanın dört bir yanından şehre gelen ünlü simalar...
Belli, Lorca'sından Llosa'sına, İspanyol dilinde yazmış herkes, bu loş kahvenin uzun tezgahında bir kadeh içip, Tiffany lambaların aydınlattığı ahşap masalarda sohbete dalmış, canı çektiğinde yan bölüme geçip tango yapmış.
Tortoni'nin önemi sadece sanatçıların uğrak yeri olması değil.
Tortoni yayımladığı kitaplarla, kolladığı sanatçılarla Arjantin'in kültür hayatına da yön vermiş.
Bugün bile aylık olarak yayımlanan ve bedava dağıtılan Anılar ve Tanıklıklar dergisi, şehrin kültür hayatında önemli rol oynuyor.
Eşiğinden adım attığınız andan itibaren, vitraylarla süslü kapıların ardında hálá edebiyat sohbetlerinin yapıldığını, benim gibi elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan birkaç turist dışında mekanın bugün de aydınların uğrak yeri olmaya devam ettiğini görüyorsunuz.
Bolca fotoğraf çekip, birkaç kadeh şarap içtikten, sevimli garsonun ısmarlar ısmarlamaz önüme getirdiği yemeğimi afiyetle yedikten sonra çıkıyor, Mayo Meydanı'na gitmek için yola koyuluyorum.
Günlerden perşembe olmadığı için anneler ortada değil.
Banklardan birine oturup Türkiye'de değil de burada benzer anne babanın kızı olarak doğmuş olsam hayatımın nasıl olacağını hayal etmeye çalışıyorum.
Arjantin de en az Türkiye kadar gençliğe gençliğini zehir ettirmiş bir ülke. Yetmişli yıllardaki ben olsam, sonumun muhtemelen helikopterden Rio del Plata'ya atılarak gelmiş olacağını düşünüyor, ürperiyorum.
Ben avare dolaşırken akşam oldu bile.
Sabah erkenden İguazu'ya gideceğiz, dönme saati...
İguazu gezisi
Havaalanındaki posterler Brezilya'daki malarya salgınına dikkat çekiyor.
Bütün kitaplar şelalenin Brezilya tarafından daha güzel göründüğünü söylediği için programımızı ona göre yaptık.
Arjantin tarafında, Ulusal Park içinde bir otelde kalacak ama İguazu'yu görmek için karşıya geçeceğiz.
Önce keşke Brezilya'ya gitmeseydik diye düşünüyor sonra bu düşüncemin saçmalığı karşısında gülüyorum.
Sivrisinek sınır tanır mı?
Ha orası ha burası.
Uçaktan inince bu ülkeye geldik geleli iklim babında yaver giden şansımızın döndüğünü düşündürten bir sıcakla karşılaşıyoruz.
Nemli, insana nefes aldırmayan bir sıcak.
Otele yerleşir yerleşmez fırlıyoruz: Helikopterle üzerinden, botla içinden, yürüyerek yanından geçerek yapacağımız İguazu gezisi için hepi topu bir günümüz var.
Helikopter iyiydi.
Botu gözüm yemedi.
Yürüyüş ise felaketti.
Yapış yapış bir havada şelalenin döküldüğü Şeytan Ağzı denilen noktaya giden yolu inmeye başladık.
Her kıvrımda karşımıza çıkan manzara büyüleyici.
Ama manzaranın keyfine varmak için yalnız olmak, hiç değilse kolunuzu dürtüp fotoğraflarını çekesiniz diye burnunuza makine dayayan, şelalenin uğultusunu dinlemek için olsun, manzarayı sindirmek için olsun duraksadığınız anda yürümeniz için arkanızdan iteleyen yedi düvelden binlerce turist arasında olmamak gerek.
İguazu'yu örneğin BBC yapımı Planet Earth belgeselinden izlemek yerine bizatihi gidip görmenin insana kattığı bir şey var mı?
Var.
Bir: Biz İguazu'dayken diye başlayan cümle kurmanıza fırsat tanıyor. İki: Her şeye rağmen çentik atıyor, akıldan çıkmıyor.
Çentik atan sadece İguazu mu?
Bence bütün ülke atıyor.
Hatta bütün kıta.
Bütün Güney Amerika.
Olur da gidecekler olursa diye birkaç ipucu
Yeme içme düşkünlerine
Etyemezlerin Arjantin'de işleri zor. Çünkü Arjantin mutfağının tek ve değişmez yemeği et. Sebze ve meyve de bol ama lokantalarda fazla karşınıza çıkmıyor. Buna karşın etlerin hepsi çatalla kes cinsinden. Şaraplara gelince... Malbec gerçekten iyi bir üzüm ve Arjantinliler şarap yapmayı biliyor. Luigi Bosca benim en sevdiklerimden oldu. Palermo'daki küçük lokantaların hemen hepsinde iyi yemek yenilebildiği gibi nehir kıyısında yeni düzenlenen dokların, Puerta Madero'nun altındaki lokantalarda da çok iyi yeniyor. Şehrin eski bölgesindeki aşevlerinde de. Fiyatlar İstanbul'la karşılaştırılmayacak kadar ucuz.
Otelde konaklayacaklara
Her bütçeye göre otel mevcut. Four Seasons gibi uluslararası otel zincirleri kadar, yerel oteller de var. Konaklamak için farklı bir yer arayanlara ise Faena'yı tavsiye ederim. Madonna da geldiğinde burada kalmış. İlginç. Gece kulübü, havuzu, barı, lokantası çok popüler.
Tango hayranlarına
Her yer.
Alışveriş tutkunlarına
Şehrin en güzel butikleri Possadano Caddesi ve civarında. Ayakkabı değil ama deri çantada üstlerine yok. Avrupa'ya oranla çok ucuz ve çok şıklar. Kürk için de aynı şey söyleniyor. Ama insanı asıl şaşırtan antika bolluğu. Ömrümde bu kadar zengin ve çeşitli mal barındıran dükkanı bir arada görmedim. Bu kadar çok gümüş çatal bıçak takımını da. Pazar günleri kurulan bit pazarı hem gez gez bitmez cinsten, hem inanılmaz eğlenceli.
Sanat severlere
Malba Modern, Güney Amerika Sanatı'nın sergilendiği tek müze olarak gidilip görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Mimari olarak da çarpıcı bu müze, gittiğimde karşıma çıkan Oscar Bony gibi sanatçıların çarpıcı sergileriyle de adından söz ettiriyor. Kuru, donuk bir müzeden çok, yaşayan, canlı bir yer. Galeriler ise daha çok Soho denilen Palermo'da yuvalanmış, keşfedilmeyi bekliyor.
*Tersi söylense de Buenos Aires güvenli bir şehir. Taksiler ucuz ve kolay bulunuyor.
Hürriyet 23 Şubat 2008
Buenos Aires'e tango izlemeye gitmişken Aydın'ın sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ilk kişiyim, bahse girerim
Buenos Aires'e tango izlemeye gitmişken Aydın'ın sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ilk kişiyim, bahse girerim
Sol ayak bileğimde oluşan ve yürüdükçe zonklayan şiş canımı sıkıyor.
Neden ola ki diye sormamla annem cevabı yapıştırıyor: Yürümektendir.
Mus, uçmaktan diye düzeltiyor.
Belli ki canlarına tak etti.
Önce Avusturalya, ardından Küba, şimdi de Arjantin.
Bir de dönüşte herkesin nasıl geçti sorusuyla yeniden dinlemek zorunda kaldıkları izlenimler bölümü var ki, sormayın gitsin.
İkinci, hatta üçüncü tekrara kadar iyi de ondan sonrası belli ki çekilmiyor.
Bir de valizden çıkanlar faslı var.
Dukkahlı Tasmanya somonundan Havana romlu mojitolara, sabah akşam dinlenilen çaçadan gece gündüz çalan ve kan kırmızı Malbeclere eşlik eden tangolara ani geçişler.
Uzak ve uzun yolculukların bende yarattığı hasar da bu anlaşılan.
Gidiyor ve dönüyorum.
Ama yolculuk mahmurluğunu üzerimden atmam bir iki haftamı alıyor.
Gövdem burada olsa da ruhum orada kalıyor.
O yüzden bu hafta da Arjantin!
Buenos Aires bilindiği üzere Arjantin'in başkenti.
Başkenti ve tek şehri.
Elbette boyutu Avrupa haritası kadar olan koca ülkede tek şehir Buenos Aires değil, ama diğerleri on dört milyonluk bu şehrin yanında kasaba kadar kalan küçük yerleşim yerleri.
Gidilip görülecek neresi var diye sorduğunuzda size iki yön gösteriliyor.
Biri güneyi, Patagonya'yı, diğeri kuzeyi, Brezilya ve Paraguay sınırını işaret eden iki yön.
Güneyde Arjantin kovboyları gauchoların vatanı uçsuz bucaksız platolar, o platolarda yetiştirilen ve boğazlarından yapay hiçbir besin geçmediği için dünyanın en lezzetli etleri olarak nam salan sığırlar, biraz aşağıda her Arjantinliyi dağlayan Falkland Adaları, deniz fokları, deniz aslanları ve canınız çekerse sizi imparator penguenlerin yanına götürecek tekne yolculukları, diğerinde ise yağmur ormanları, rafting - trekking gibi doğa sporları ve dünyanın en büyük üç şelalesinden biri olan İguazu'yu görme fırsatı var.
Aslında bir üçüncü adres de yok değil. Ama o Arjantin'de değil.
YAZ KIYISI PUNTA DEL ESTE
Güney Amerika'nın can damarlarından biri olan, Buenos Aires'in de kıyısında kurulduğu Rio del Plata nehrinin öte yakasında, Uruguay'da.
Buenos Aires'ten gün boyu kalkan feribotlarla üç saatlik bir deniz sefası yapıp Montevideo'ya geçmek de mümkün, elli dakikalık bir uçuşla hemen her zengin Arjantinlinin yaz tatili için tercih ettiği deniz kıyısındaki Punta del Este'ye gitmek de.
Lulu biz gitmeden Işıl ile yazışıp kısa bir ön çalışma yapmış.
Güney, yani onların deyişi ile Ateş Toprakları, her ne kadar Arjantin yılın bu mevsiminde yazın en koyusunu yaşasa da hayli soğuk olurmuş. On, bilemedin on bir derece. Bu sıcaklık da öğle saatlerinde. Patagonya'nın üstü sırf bu nedenden çizilmiş. Buna karşın programa denizi ve güneşi vaat ettiği için Puna del Este ve oralara kadar gidip de görmemek olmaz kaygısıyla İguazu eklenmiş.
Bunun dışında serbestiz. Işıl ile Hayret'e emanetiz. Işıl ve Hayret Yalav'a.
Onlarda kaldığım sürece tek sıkıntım nasıl teşekkür edeceğimi bilememek oldu.
İnsanı bunca iyi ağırlandığı yerlerde böyle bir sıkıntı sarıyor .
Konukseverliğin insanı boğan bir biçimi vardır: Nefes aldırmaz.
Bir biçimi daha vardır ki tadına doyulmaz.
Arjantin üzerine, gitmeden karıştırdığım, yol boyu okuduğum kitaplardan çok daha fazlasını Hayret'ten öğrendim ben: Elli milyar dolarlık ihracat yaptıklarından tutun soya fasulyesinin önemine, Malbec'lerin şahı altın madalyalı Luigi de Bosca'dan ülkenin gizli tarihine yığınla şeyi.
Işıl'a gelince bize evini, sofrasını açmakla kalmadı, gönlünü de açtı. Ve üşenmedi bizimle Buenos Aires'in en güzel sokaklarını, en saklı meydanlarını, en farklı dükkanlarını dolaşıp kılavuzluğumuzu yaptı.
Daha ilk gece, rezidansın bahçesinde oturmuş Malbec'lerin tadına bakarken, Hayret kendisinden istemememiz gereken tek şeyi bildirdi, sizinle tango izlemeye gelmem dedi.
Madrid'de yaşayan bir arkadaşım vardır, Cafer, o da memleketten kim gelse sevinçten çılgına döner ama bir Flamenco'ya gitmez, iki Real Madrid maçı izlemez. Hayret'in itirazı da o misal.
Etmesine itiraz etti, ama ertesi akşam için şehrin ünlü lokallerinden birinde yer ayırttığını söylemeyi de ihmal etmedi.
ÜÇ ÇEŞİT TANGO VAR
Gördüğüm kadarıyla Buenos Aires'te üç çeşit tango gösterisi izlemek mümkün.
Biri bizim gittiğimiz lokallerde olduğu gibi, tangonun bütün tekniğini göz önüne sermekle birlikte ruhunu ıskalayan turistik gösteriler.
Diğeri halkın gittiği ve kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı oturup dansa kaldırılmayı bekledikleri hangar gibi mekanlarda edilen danslar.
Öteki de yaşlısı genci herkesin gecenin bir saatinde piste fırladığı barlar.
Hepsine razıyız ve turistik olanından başlayacağız.
Taş duvarlarını Carlos Gardel'in ve orada dans edip şarkı söylemiş ünlülerin siyah beyaz fotoğraflarının süslediği eski bir yapının girişinde biraz bekledikten sonra biletlerimizi alıyor ve bizi yerimize götürecek favorileri jilet, saçları taş, tebeşir takım elbiseli, Borsalino şapkalı adamın peşinden mahzene inip masamıza ilişiyoruz.
Yemekli bir lokal bu. İleride ağır kadife perdeleriyle küçük sayılabilecek bir sahne ve içeride dünyanın her yanından gelen turistler var.
Sağ yanımdaki masada yaşlı bir Kanadalı çift, fiks mönünün ilk ayağı salatalarını yemeye başlamışlar bile. Sol yanımdaki uzun masaya ise belli kalabalık bir grup gelecek. İçimden inşallah içti mi sesinin ayarını ayarlayamayan Koreli ya da Çinli bir grup gelmez diye geçirirken kulağıma, siz böyle geçseniz efendim, buraya buyurun başkanım gibi cümlelerin çalınmasıyla başımı kaldırıyor ve karşıdan kalabalığı yararak gelen grubu görüyorum.
Uçak sersemliğinin ve saat farkının yarattığı bir hezeyan mı bu? Yani şimdi ben az gittim uz gittim Buenos Aires'teki binlerce tango lokalinden birine geldim ve düşe düşe Türklerin mi içine düştüm? Düşmüşüm.
Yirmi altı kişilik grup Aydın Belediye Başkanı ve onun çalışma arkadaşlarıyla eşlerinden oluşuyormuş ve aynı grup her yıl dünyanın bir köşesini dolaşıyormuş. Geçen yıl Uzakdoğu'ya gitmişler, bu yıl Güney Amerika'yı keşfe gelmişler. Arjantin'e giden ilk Türk elbette ben değilim. Tango gösterisi izleyen de. Ama tango izlemeye gitmişken Aydın'ın altyapı sorunlarının nasıl halledildiğini öğrenen ve bahar aylarında yapılacak dünya kadınlar platformuna davet alan ilk kişiyim.
Bahse girerim.
Başkan bu kadar alçakgönüllü, bu kadar kalender olmasa kimse bana anlattıklarını dinletemezdi, yemin ederim.
Sakın ola bunu kırk yılda bir başa gelebilecek rastlantı zannetmeyin. Montevideo'daki Radisson Oteli'nin tuvaletinde Punta del Este'de tutulduğumuz kum fırtınasının son zerreciklerinden kurtulmaya çabalayan Lulu'ya çabuk olsana mealinde bir şeyler söylediğim an kapı açıldı, içeriye 'siz de mi buralardasınız' diyen dört kadın girdi ve içlerinden biri yirmi yıldır görmediğim arkadaşım Mehmet Tim'in eşiydi. Mehmet de lobideydi.
6963 karakter. Aslında yazının sonu geldi.
Ama yazdıklarımı okuduğumda Arjantinli aydınların beşiği Tortoni kahvesinin, sabır taşını çatlatan Mayo meydanın, belgesellerde baş köşeye oturan İguazu şelalesinin, insana temizliği ve yeşilliği ile İsviçre'yi hatırlatan Uruguay'ın, dünyanın bu bölgesinde estetik cerrahinin nasıl yaygın ve başarılı olduğunun göstergesi afetleriyle ünlü Punta del Este'nin boyunlarının bükük kaldığını görüyorum.
Ve sizleri sıkmak pahasına gelecek hafta da bu konuya devam edeceğimi bildiriyorum.
Hürriyet 16 Şubat 2008