16 Ağustos 2008 Cumartesi

Ege’nin en güzel yeri: Assos...

Rotayı Anadolu’ya kırıyorum bir süreliğine. Assos’la başlıyoruz. Hemen karşımızda Midilli’nin ışıkları...

Bana sorarsanız Ege’nin en güzel köşesi Assos, bugünkü adıyla Behramkale. Yukarıda, volkanik tepenin kayalarıyla karışmış, nasılsa minare eklenmeden camiye dönüştürülen eski Bizans bazilikası ve taş evleriyle köy var; aşağıda, derin yarın dibinde liman.
Balıkçılar buradan açılıyor denize ama fazla uzağa gittikleri söylenemez. Tam karşıda Midilli adası var çünkü, Yunanistan’ın karasuları birkaç mil ileriden başlıyor. Homeros’un deyimiyle “hasat vermez engin”den söz etmek mümkün değil burada, zaten deniz de dahil her şey bir daralma, kıyıyla kaya arasında sıkışıp kalma duygusu uyandırıyor.


Tatil için gelenlerin de taş duvarlı, basık tavanlı odalarından baktıklarında deniz kesiyor önlerini, arkadaki dağ geçit vermiyor. Hal böyle olunca da geceleyin, yıldızlı gökyüzü insanın üzerine düşecekmiş gibi alçaldığında Midilli’nin ışıkları daha bir çekici geliyor...

Aristotales’i üç yıl boyunca konuk etti

Sappho’nun adasının çağrısına kapılmamak elde değil, ama deniz var arada. Arada sınırlar, karasuları, yılların biriktirdiği acılar ve göçler var. Mübadele dediğimiz zorunlu göçler, yerlerinden yurtlarından edilmiş insanların dramı.
Dostluk ve sevinçler de var neyse ki. Karşı kıyıda oturanlarla aynı güneşi paylaşıyor, aynı havayı soluyoruz; kaderimiz ortak. Yunanlılarla akraba sayılmasak da iki kıyının benzer halklarıyız.
Günbatımından bir süre sonra, yine bu kıyıdan hemşehrimiz İzmirli Homeros’un deyimiyle söyleyersem “şarap rengi” denizde kızıldan karaya, mordan laciverte bir renk cümbüşü başladığında Midilli’nin ışıkları, limandan dağ köylerine doğru yanmaya başlıyor.
Assos’un bir başka özelliği de Lesbos’dan, yani Midilli’den buraya ayak basanların hükümdarı Hermias’ın Platon’un öğrencisi olması. Bu nedenle Aristotales’i üç yıl boyunca (İ.Ö 348-345) konuk etmiş kent ve ünlü düşünürün, yalnızca Antikçağ’ı değil Ortaçağ Avrupası’nı da etkileyen Aristotales’in kurduğu felsefe okulu çevreye buradan ışık saçmış. Yeni oluşmaya başlayan ilk Hıristiyan topluluklarını örgütlemek amacıyla Anadolu’yu adım adım dolaşan Aziz Pavlus’un da uğraklarından biri olmuş Assos.
Asıl adı Saül olan Tarsuslu Pavlus İsa’yla hiç karşılaşmamış, hatta Roma vatandaşı sıfatıyla Kudüs’te önemli idari görevler üstlendiği için Mesih’e inananları sorgulayıp işkenceden bile geçirmiş.
Eski kaynaklar onun Aziz Etienne’in taşlanarak öldürülmesine bizzat katıldığını yazıyor. Ama bir gün Şam yolunda İsa Mesih kendisine görünüp ona inananlara neden böyle kötü davrandığını sorunca işler değişmiş.
Bundan böyle kendini Rabb’in öğretisini yaymaya adamış Pavlus. Gerçekte ilk kilisenin kurucusunun, çoğu Farisilerden oluşan ilk Hıristiyan topluluklarını örgütleyenin, bir bakıma Hıristiyan dinini kurumlaştıranın o olduğunu söyleyebiliriz.
Pavlus üzerine önemli bilgiler veren Resullerin İşleri’nde onun Anadolu ve Yunanistan’da çıktığı yolculukların güzergâhını kolayca saptayabiliriz. İncil’in bir bölümünü oluşturan bu metinde Pavlus’un üçüncü misyoner yolculuğu sırasında bugün Odunluk iskelesi diye bilinen Bozcaada’nın karşısındaki “Alexandrie de Troade”dan Assos’a geldiği yazılı. Katolik Kilise tarafından onaylanan dört İncil’den birinin yazarı Luc ile burada buluşup Midilli’ye geçtiklerini biliyoruz.
Onlar da Sappho’nun adasının ışıklarına mı kapılmışlardı yoksa içlerinde yanan, günbegün çoğalan başka bir ateşin yangınına mı? O devirde Lesbos geceleri karanlığa gömülmüş olmalıydı. Belki dağlarda tek tük çoban ateşleri yanıyordu ama elbette ışık yoktu. Işık inançlı insanların gönlündeydi.

İki dünyayı birleştiren Hüdavendigar Köprüsü
Behramkale yolunda, köyün bulunduğu kayalık yamaca gelmeden önce yazın bile suyu azalmayan bir ırmak var; ırmağın üzerinde de tek kemerli bir taş köprü. Anadolu’da erken Osmanlı mimarisinin ilk örneklerinden biri olan bu köprü (Hüdavendigâr Köprüsü) yalnızca ırmağın iki yakasını değil, iki ayrı dünyayı da birleştirir. Sol yakadan itibaren bulutsuz, mavi göğe yükselen tepenin yamaçlarına savrulmuş çıplak, kızgın kayalar, öte yandaysa çam ormanı.
Ve yol. Yol boyunca ürünlerini satan köylüler gördüm. Rengârenk kavanozlar içinde bal, reçel ve zeytin. Bu yöreye “ zeytin cenneti” demek abartma olmaz sanırım. Çam ormanlarıyla kaplı dağları aşıp düze indiğimizde bir zeytin denizinin içinde buldum kendimi. Acılı, buruk gövdeleri, gölge vermeyen yaprakları ve boynu bükük duruşlarıyla bodur zeytin ağaçları sardı dört bir yanımı.
Midilli yine karşımda, geceleyin parıldayan ışıkların çağrısı yine dayanılmaz, karşı konulmaz, deniz sabaha karşı yine şarap rengindeydi.

NEDİM GÜRSEL

kaynak : hangisinegitsek.com

Hiç yorum yok: